| ÖTESİ DÜŞ DEĞİL RECEP KÜPÇÜ SOFYA 1967 |
Osmanlı torunu Evlad-ı Fatihanlar... Geçmişi bilerek onu unutmadan, geleceğe kanat açanlar... Biz bize benzeriz ve özgün olma iddiasındayız. Kuruluş: Sofya 26 Mart 2008, Halen yayın: İstanbul
Seyyahların “30 Camili Şehir” Olarak Tarif Ettikleri Vidin
Vidin, Osmanlı döneminden kalan mimarî eserleriyle dikkat çeken bir şehirdir. Yapıların büyük bir kısmı günümüze ulaşmamış olsa da özellikle Osman Pazvantoğlu tarafından inşa ettirilen eserler zamana meydan okumaktadır.
Bulgaristan’ın kuzeybatısında, Tuna Nehri kıyısında yer alan güzel şehir Vidin, Osmanlı döneminden kalan mimarî eserleriyle dikkat çekmektedir. Zira bu dönemde Bulgaristan’da camiler, mescitler, tekkeler, türbeler, konaklar gibi birçok dinî ve idarî binanın yanı sıra hamamlar, kütüphaneler, bezistenler, kervansaraylar ve hanlar gibi sivil nitelikli yapılar da inşa edilmiştir.
Ünlü Türk mimar-mühendisi ve mimarlık tarihi araştırmacısı Ekrem Hakkı Ayverdi’nin tespit ettiği 3.339 mimarî eserin büyük bir kısmı günümüze ulaşmamıştır. Ancak Vidin’deki Osmanlı eserlerinin Bulgaristan’ın diğer şehirlerine kıyasla daha fazla olduğu bilinmektedir.
1396 yılında Osmanlı hâkimiyetine giren Vidin, önemli askerî ve ticaret yolları üzerinde bulunduğundan, takip eden yüzyıllarda Osmanlılar ile Haçlılar, Macarlar ve Avusturyalılar arasında birçok savaşa ve kuşatmaya sahne olmuştur. Barış zamanlarında ise Dubrovnikli, Venedikli ve Yahudi tüccarların faaliyetleriyle ticaret gelişmiştir. Orta Avrupa’ya gönderilen kaya tuzu, balık, ahşap, deri, yün ve tahıl yüklü kervanlar Vidin üzerinden geçerdi.
Orta Çağ’da Bdin olarak bilinen kent, Bulgar aristokrasisinin güçlü ailelerinden birinin merkezidir ve şehir merkezi kalenin içinde yer alıyordu. Tuna Nehri kıyısında yükselen, su dolu hendeklerle çevrilen bu kale, Osmanlı hâkimiyeti yıllarında da önemini korumuştur. Macarlar’ın 1502’de gerçekleştirdikleri tahribatın ardından kale yeniden inşa edilmiş ve içinde kimsenin yaşamamasına rağmen şehrin en önemli bölümü olmayı sürdürmüştür.
Evliya Çelebi’nin Gözünden Vidin
yüzyılda Vidin’i ziyaret eden Evliya Çelebi, Vidin Kalesi’ni ve kalenin güneyinde yer alan, kestane ve palmiye ağaçlarıyla dolu Varoş adlı kasabayı ayrıntılı biçimde anlatır. Evliya Çelebi, dördü Hristiyan, biri Yahudi, geri kalanı ise Müslüman olmak üzere 24 mahalleden söz eder. Bunlar arasında en ünlüleri Bey Mahallesi, Çarşı Mahallesi, Tabakhane Mahallesi, Orta Cami Mahallesi, Şeyh Mahallesi, Nalband Mahallesi ve Yukarı Mahalle’dir. Bahsettiği camiler arasında Yeşil Cami, Uzun Cami, Çarşı Cami ve Kapan Cami bulunur. Ayrıca Şeyhefendi Camii, Nalband Camii ve Ak Cami de mevcuttu.
Evliya Çelebi’nin aktardığına göre şehirde on kadar mescit daha vardı ve bunların en ünlüleri Hacı Ahmed ve Şeyh Efendi mescitleriydi. Bazı yazarlara göre Vidin’de 51’i cami olmak üzere toplam 86 mimarî anıt bulunuyordu. Seyyahlar ise Osmanlı dönemindeki Vidin’i “30 camili bir şehir” olarak tarif eder.
1868 tarihli Tuna Vilayeti Salnâmesi’ne göre Vidin’de 24 cami, 12 okul, bir medrese ve 7 tekke bulunmaktaydı.
Günümüze Ulaşmayan Mimarî Yapılar
Ne var ki bu eserlerin büyük bir kısmı günümüze ulaşamamıştır. Bir bölümü 1877–1878 Osmanlı–Rus Savaşı sırasında tahrip olmuş, büyük kısmı ise Komünizm döneminde yok edilmiştir. Bazı mimarî yapılar yerel veya ulusal öneme sahip olmalarına rağmen yıkılmıştır.
Örneğin 1955 yılında, bir Bulgar mimar ailesi, Kültür Bakanlığı tarafından Vidin’deki ulusal öneme sahip mimarî anıtları tespit etmek üzere görevlendirildiğinde, Ak Camii kötü durumda olsa da hâlâ ayaktaydı. Yerel Kooperatif (TKZS) tarafından tahıl deposu olarak kullanılan bu caminin “19. yüzyılın ortalarından itibaren şehirdeki Türk kültürel yapısını yansıttığı” gerekçesiyle koruma altına alınması önerildi. Ulusal öneme sahip kültürel anıt olarak ilan edilmesine rağmen Ak Camii 1970 yılında yıkıldı. Bugün Vidin’de “Akcamiya” adında bir mahallenin bulunması, bu yapının hatırasını yaşatmaktadır. Aynı kaderi muhtemelen hakkında bilgi bulunmayan ve 1964’te kültürel anıt ilan edilen “Kırnatata Camiya” da paylaşmıştır.
Yerel öneme sahip bir kültürel anıt olan ve Derviş Camii olarak bilinen Mustafa Paşa Camii de 1970’lerde yıkılmıştır.
Osman Pazvantoğlu döneminden kalan iki çeşme kaydedilmiştir. Zengin süslemelerle bezeli bu çeşmeler, yaz aylarında yoksullara ücretsiz buzlu su dağıtıyordu. Çeşmelerden biri Yeniçeriler Kışlası’na giden yol üzerinde, diğeri ise Derviş Camii’nin yanındaydı. 1927’de Derviş Camii’nin yanındaki çeşme yıkılmış ve taşları farklı amaçlarla kullanılmıştır.
Bugüne Kadar Varlığını Sürdüren Eşsiz Eserler
Tüm bu tahribata rağmen Vidin, özellikle Osman Pazvantoğlu tarafından inşa ettirilen eşsiz eserleriyle bugün hâlâ ilgi çekmektedir.
Vidin’de bugün ayakta kalan Osmanlı yapıları arasında Osman Pazvantoğlu Camii ve Kütüphanesi’nin yanı sıra kale ve şehir surları, baruthane deposu, postane, konak ve Yeniçeriler Kışlası yer alır. Ayrıca Vidin tarihinde önemli bir zat olan Selahaddin Baba’nın türbesi de mevcuttur.
Kalenin en büyük kapısı olan İstanbul Kapı oldukça iyi durumdadır. Bir zamanlar sembolik olarak İmparatorluğun başkenti İstanbul’a açılan kapı sayılırdı. Tuna Nehri’ne bakan ana kapısı ise Telgraf Kapı’dır ve adını yakınında bulunan, Bulgaristan’da günümüze ulaşmış tek Osmanlı posta ve telgraf binasından (1858–1859) alır. Telgraf Kapı 1950’de lokantaya, Komünizm sonrası ise bara dönüştürülmüştür. Bugün bakımsız bir görünüm arz eder.
Tuna tarafında Osman Pazvantoğlu’nun sarayına açılan Saray Kapı ile Yeniçeri Kapı oldukça iyi korunmuştur. Ancak Florentin Kapı için aynı durum söz konusu değildir. Uzun yıllar boyunca kışlalara giden yol olarak kullanılan kapı, günümüzde uğradığı tahribat nedeniyle neredeyse tanınmaz hâle gelmiştir.
Osman Pazvantoğlu Camii
Vidin’deki Osmanlı eserlerinin en önemlisi hiç şüphesiz şehrin sembollerinden olan ve 1801’de inşa edilen Osman Pazvantoğlu Camii’dir.
Bugün Vidin’de ayakta kalan tek camidir ve Pazvantoğlu’nun sarayı ile kale arasında, Tuna kıyısındaki yoğun yeşillikler içinde yer alır. Caminin içi, Osmanlı sanatında geç Barok üslubunun etkisini yansıtan nefis ahşap oymalarla süslenmiştir.
Ancak bu camiyi meşhur kılan unsur içi değil, tepesidir. Dikkatlice incelendiğinde caminin hilâl ile değil, ters çevrilmiş bir kalp motifiyle taçlandığı görülür. Bu simge her ne kadar “eşsiz” kabul edilse de imparatorluk coğrafyasında hilâlsiz cami örnekleri mevcuttur.
Osman Pazvantoğlu Kütüphanesi
Osman Pazvantoğlu Camii’nin birkaç metre kuzeydoğusunda yer alan bu kütüphane, Bulgaristan’da korunan iki Osmanlı kütüphane binasından biridir. Caminin inşasından kısa süre sonra Pazvantoğlu tarafından kurulan bu yapı, zamanında dinî, tarihî, coğrafî ve tıbbî eserlerden oluşan zengin bir koleksiyona ev sahipliği yapıyordu. Bugün o koleksiyon Sofya’daki Millî Kütüphane’de muhafaza edilmektedir; fakat kütüphane binası hâlen ayaktadır.
Yeniçeriler Kışlası (“Krıstata Kazarma”)
Osman Pazvantoğlu, kendisine bağlı fedakâr askerleri için 1801’de kalede yeni ve görkemli bir kışla inşa ettirmiştir. Haç şeklindeki alışılmadık planı nedeniyle halk arasında “Haçlı Kışla” olarak bilinir. 1878’den sonra Bulgar ordusu tarafından kullanılmış, 1965 yılında ise etnografya müzesine dönüştürülmüştür. 1969’dan bu yana Vidin bölge halkının geleneksel kültürünü yansıtan etnografik bir sergiye ev sahipliği yapmaktadır.
Eski Osmanlı Konağı
yüzyılın ikinci yarısında inşa edilen eski Osmanlı konağı bugün Vidin Tarih Müzesi’ne bağlıdır. Zamanla önemli değişiklikler geçiren binaya ikinci bir kat ve yangın kulesi eklenmiştir. Osmanlı döneminde karakol olarak kullanılan yapı, 1870’e kadar Bulgar kilise cemaatine ev sahipliği yapmıştır. 1878 sonrasında Bulgar Rönesansı mimarisinin özellikleri eklenmiş ve 1956’da Tarih Müzesi’ne dönüştürülmüştür.
Selahaddin Baba Türbesi
Selahaddin Baba Türbesi, Osman Pazvantoğlu tarafından 1796–1807 yılları arasında inşa ettirilmiştir. Selahaddin Baba, 1689 yılında Avusturyalıların Vidin’i kuşatması sırasında 1000 askeriyle birlikte kahramanca şehit düşen efsanevi bir komutandır. Türbe 1964 yılında “yerel öneme sahip” kültürel bir anıt ilan edilmesine rağmen günümüzde harap durumdadır.
Kenan ve Çoban Köprüleri
Vidin’de 18. yüzyılda inşa edilen ve “yerel öneme sahip” kültürel anıtlar arasında yer alan Kenan ve Çoban köprüleri de Osmanlı döneminin önemli yapıları arasındadır.
Vidin’de ayakta kalan Osmanlı mimarî eserlerini ziyaret ederek şehrin eşsiz tarihî dokusuna tanıklık etmenizi temenni ederim.


Asıl adı Abdurrahmân, mahlası Sâmî’dir. (Teis)
Doğum yılı kaynaklara göre farklılık gösterir: 1206 (1792) olarak kayıtlanmış olup bazı kaynaklar 1209 (1795) olarak vermektedir. (Teis)
Doğum yeri Mora’nın (Yunanistan’daki) Trâpoliçe kasabasıdır. (Teis)
Babası, Cerrâhî Tekkesi şeyhi Ahmed Necib Ahdî Efendi’dir; çocukluğunda babasından ve dönemin önemli âlimlerinden eğitim görmüş, Arapça ve Farsça’nın yanında Fransızca, Yunanca, İbranîce ve Latince öğrenmiştir. (Türk Maarif Ansiklopedisi)
1821’de başlayan Rum Ayaklanması sırasında ailesiyle birlikte esir düşmüş; bu süreçte babasını kaybetmiş ve 1823 ya da 1825’te kurtulup Mısır’a gitmiştir. (Türk Maarif Ansiklopedisi)
Osmanlı Devleti’nde çeşitli görevler üstlenmiştir: Rumeli Müfettişliği, Bosna, Trabzon, Vidin gibi yerlerde vali ya da idareci görevleri yapmıştır. (Vikipedi)
17 Mart 1857’de devletin ilk Maarif-i Umumiye Nezareti’nin başına getirilmiş, böylece Osmanlı imparatorluğu eğitim işlerini tek bir çatı altında toplama çabasında ilk “maarif nazırı” sıfatını almıştır. (Vikipedi)
1882’de İstanbul’da vefat etmiştir. (Vikipedi)
Vidin (bugünkü Bulgaristan sınırları içindeki önemli bir Osmanlı sancak merkezi) açısından Abdurrahman Sâmi Paşa’nın Rumeli teftişi görevi sırasında ve Vidin çevresinde yürüttüğü idari sorumlulukların kaydı bulunmaktadır. (ResearchGate)
Örneğin “Abdurrahman Sami Paşa’nın Rumeli Teftişi” başlıklı makalede Vidin valisi olan Ali Rıza Mehmed Paşa’nın görevinden önce/sonra kontekst içinde adı geçmektedir. (ResearchGate)
Wiki’daki Vidin sancak sayfasında “Abdurrahman Paşa ‘Samil’ (1852-1855)” ifadesiyle Vidin Sancağı’nda görev yaptığı kaydedilmektedir. (Vikipedi)
Vidin Sancağı ile ilgili olarak, TDV İslâm Ansiklopedisi’ndeki Vidin başlığında: “1854’te Osmanlı Valisi Sâmî Paşa, Vidin’de zengin bir tarihî silâh koleksiyonunu barındıran Bulgaristan’ın en eski müzesini kurdu.” ifadesi mevcuttur.
Sâmi Paşa aynı zamanda şair ve yazar kimliğiyle de tanınmıştır. (Vikipedi)
Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü’nde, “Sâmî, Abdurrahman Paşa” başlığı altında edebî makamı ve “Şâir Sâmî” mahlasıyla eserleri olduğu belirtilmektedir. (Teis)
Osmanlı modernleşmesi sürecinde eğitim alanında lider konumda bulunmuş bir devlet adamıdır.
Rumeli-Balkan bölgesi Osmanlı yönetimi açısından stratejik bir öneme sahipti; Vidin gibi merkezlerde yürüttüğü teftiş ve vali görevlendirmeleriyle bölgesel idareyi doğrudan etkilemiştir.
Hem idari hem de kültürel sahada yer alması, 19. yüzyıl Osmanlı entelektüel-yönetici profiline bir örnek teşkil eder.
HACIOĞLU PAZARCIK ŞERİYYE SİCİLLERİ İÇİN
Prof. Stoyanka Kenderova ile Söyleşi
Söyleşiyi yapan: Ema Ivanova
Stoyanka Kenderova 1947 yılında Velingrad’da doğdu. Osmanlı ve Arap tarihçisi, profesör, St. Petersburg Doğu Dilleri Enstitüsü’nde tarih doktoru, Strazburg Üniversitesi’nde tarih bilimleri doktorudur. Sofya Üniversitesi’nde Türk Filolojisi bölümünü, ikinci uzmanlık alanı olarak da Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünü tamamlamıştır. Daha sonra Tunus’taki Burgiba Yaşayan Diller Enstitüsü’nde kütüphanecilik ve bibliyografya üzerine yüksek lisans yapmış, ayrıca edebî Arapça eğitimi almıştır. Bağdat, Cambridge ve Madrid’de uzmanlık çalışmalarında bulunmuştur.
Milli Kütüphane’de arşivci, baş arşivci, Doğu Bölümü Başkanı ve bilimsel sekreter olarak görev yapmaktadır. Sofya, Tırnova ve Strazburg üniversitelerinde Osmanlı-Türk diplomasisi, Arap ülkelerinin kültür tarihi ve Osmanlıca alanlarında fahri öğretim görevlisi olarak dersler vermektedir.
“Tuna Vilayeti’nde Yoksullar ve Göçmenler İçin Hastaneler”, “Samokov Müslümanları Arasında Kitaplar, Kütüphaneler ve Okuma Alışkanlıkları” ve “Çepinsko’nun Geçmişine Dair Kaynaklar” gibi pek çok bilimsel kitabın ve yayının yazarıdır.
2025 yılının başında “Vidin’deki Osman Pazvantoğlu Kütüphanesi. Kütüphane Kataloğu (1837–1887)” adlı kitabınız yayımlandı. 2.600 ciltlik bir koleksiyon tespit ettiniz. Osman Pazvantoğlu’nun (1758–1807) Vidin yöneticisi olduğunu ve cami ile bitişiğinde bir kütüphane inşa ettirdiğini biliyoruz. Ancak bu kütüphanenin ölçeği hakkında bugüne dek pek fikrimiz yoktu. Önce Osman Pazvantoğlu’nun kişiliğinden bahsedelim: O, bir istisna mıydı?
– Pazvantoğlu oldukça çelişkili, enerjik ve güçlü bir kişiliğe sahipti. Yaşadığı dönem, Osmanlı İmparatorluğu’nda ademi merkeziyetçiliğin öne çıktığı bir dönemdi. Yerel yöneticiler (ayanlar) her bölgede güç kazanarak merkezi otoriteden bağımsız hareket etmeye başlamışlardı. Bu süreç özellikle Avusturya’nın sık sık saldırdığı sınır bölgesi Vidin’de daha belirgin biçimde yaşandı.
19. yüzyılın başlarında yaklaşık 9.000 kişilik bir yeniçeri ordusu Vidin’de toplanmış, zamanla şehrin ekonomik yaşamında da etkin rol oynamaya başlamıştı. Sultan III. Selim, Osmanlı ordusunu Avrupa modeliyle modernleştirmeye yönelik reformlara girişmişti. Ancak bir yeniçeri subayının oğlu olan Osman Pazvantoğlu, bu reformlara karşı çıktı; ona göre Osmanlı’nın büyük başarılarını yeniçeriler elde etmişti.
Vidin’deki Hristiyan ve kırsal kesim halkı, reformlar sonucunda vergilerinin düşmesi nedeniyle onu destekliyordu. III. Selim ona karşı üç büyük askerî sefer düzenledi fakat başarılı olamadı.
Pazvantoğlu’nun ordusu çok milletliydi: Arnavutlar, Türkler ve yerel halktan oluşuyordu. Hatta süvarilerinin çoğunun Bulgar olduğu söylenir. Yer yer kundaklama ve yağmalama eylemleri de gerçekleştirmiştir. Osmanlı arşivlerinde, yerel idarecilerin onun ordusunun yağmacı hareketlerinden şikâyet ettiklerini gösteren belgeler mevcuttur.
Öte yandan Batı’ya da ilgi duymuş, özellikle Fransa’ya yönelmiştir. Güvendiği iki adamını Paris’e göndermiş; Napolyon’un dışişleri bakanına ulaştırdıkları mektupta, kendi yönetimindeki topraklarda Fransız tüccar ve çıkarlarının koruyucusu olduğunu bildirmiştir.
Hayırsever yönü de güçlüydü. Babasına adadığı büyük bir cami ile bitişiğinde bir kütüphane (1802–1803) yaptırmıştır. Ebeveynlerinden kalan kitaplar da bu kütüphanenin temelini oluşturmuştur: Babasından 1569, annesinden ise yaklaşık 100 cilt kalmıştır; bunların otuzu bugün Milli Kütüphane’de muhafaza edilmektedir. Bu durum, kitap sevgisinin köklü bir aile ortamında geliştiğini gösterir. Avusturyalı bilim insanı Felix Kanitz (1829–1904), Vidin’in onun döneminde büyük bir gelişme kaydettiğini belirtir.
– Osmanlıların genel olarak eğitimsiz olduğu yönünde bir algı vardır. Bu kütüphane, Balkanlar’daki en büyük Osmanlı kütüphanesi miydi?
– En büyük kütüphane Saraybosna’daki Gazi Hüsrev Bey Kütüphanesi’dir (16. yüzyıl). Bulgar topraklarında ise 1842–1843 yıllarında Mehmed Hüsrev Paşa’nın Samokov’da kurduğu kütüphane önemlidir. Bu kütüphane, yerel halkın kitap koleksiyonlarının birleştirilmesiyle oluşturulmuştur ve fon açısından Vidin’deki kütüphaneye yaklaşır. Ayrıca 18. yüzyıl ortalarında kurulan Şumnu’daki Şerif Halil Paşa Kütüphanesi de önemlidir. Halil Paşa, cami ve külliyesiyle birlikte bir ilkokul ve medrese de inşa ettirmiştir.
Kütüphane kurmak büyük mali kaynak gerektirir. El yazması kitaplar süslemeli, ciltli ve oldukça pahalı eserlerdi. Osmanlı İmparatorluğu’nda matbaanın kullanılmaya başlanması, Gutenberg’in icadından yaklaşık 250 yıl sonradır. Ömer Ağa son derece zengin biriydi; geniş topraklara sahipti ve bu servet Pazvantoğlu’na da miras kalmıştı.
– Kütüphaneye 115’ten fazla bağışçının katkı sağladığını belirtiyorsunuz. Bunlar kimlerdi?
– Çoğu 1–2 kitap bağışlamış, bazıları ise 50–70 hatta daha fazla cilt hediye etmiştir. 1837’de hazırlanan orijinal katalogda, kitapların bir kısmının halk arasında dağıldığı, kütüphanenin korunmasından yerel ulemanın sorumlu olduğu kaydedilmiştir. Bağışçılar arasında çok sayıda yeniçeri bulunmaktadır. Vidin müftüsü ve Vidin İdare Meclisi eski sekreteri Mahir Efendi de bunlar arasındadır.
Milli Kütüphane, Vidin halkına ait tereke kayıtlarını da içeren 80’den fazla sicil defterine sahiptir. Bu defterlerde ölen kişilerin mirası (yorganlar, mutfak eşyaları, kitaplar vb.) ayrıntılı şekilde kaydedilmiştir. Bu belgelerden, dönemin en pahalı kitaplarının hukuk alanındaki eserler olduğu anlaşılmaktadır.
– Pazvantoğlu’nun kütüphanesinde 22 tematik kategori yer alıyor. Dini içerikli (Kur’an, hadis, kelam, tasavvuf, fıkıh) eserlerin yanı sıra dil, matematik, felsefe, astronomi gibi seküler alanlara ait kitaplar, biyografik koleksiyonlar ve şiirler de var. Özellikle dikkat çeken eserler nelerdir?
– En değerli eserlerden biri, 16. yüzyıl sonlarında Medici ailesi tarafından Roma’da basılan İbn Sînâ’nın *Tıpta Kanun* adlı kitabıdır. Ayrıca Davut’un Mezmurları’nın İtalyanca bir baskısı da bulunur. İsviçreli bilim insanı Paracelsus’un eserlerinin Türkçeye çevrilmiş bir nüshası mevcuttur (bir örneği Samokov kütüphanesinde de vardır).
Öklid’in *Elementler* adlı eseri, Milli Kütüphane’de korunan en eski el yazmalarındandır ve 11. yüzyıla aittir. Bu eser, Abbasîler döneminde yaşamış büyük çevirmen Kosta ibn Luka (820–912) tarafından Arapçaya çevrilmiştir. Ayrıca Orta Asyalı astronom ve bilgin Nasîrüddin et-Tûsî’nin, Semerkantlı Uluğ Bey’in astronomik cetvellerinin de kütüphane koleksiyonunda yer aldığı bilinmektedir.
– O dönemde kütüphaneleri kimler kullanıyordu?
– Vakıf kütüphaneleri genellikle okuma salonu esasına göre işletilirdi; kitaplar dışarı çıkarılamazdı. Ancak Pazvantoğlu’nun kütüphanesinde, kefil gösterilmesi halinde kitapların ödünç alınmasına izin verilirdi.
– 1878’den sonra ne oldu?
– Kurtuluştan sonra, ülkemizdeki birçok Osmanlı kütüphanesi Milli Kütüphane’ye devredildi. Osmanlı Devleti, kötü saklama koşullarını gerekçe göstererek Pazvantoğlu’nun kitaplarını geri istemişti. Vidin’de kalan Müslüman nüfus azdı; buna rağmen kütüphane yerel yönetim tarafından teslim edilmedi. 1883’te Maarif ve Din İşleri Bakanı Konstantin Stoilov da aynı şekilde iade talebini reddetti.
1887–1888 yıllarında, Stefan Stambolov döneminde, kitapların üçte ikisi Osmanlı İmparatorluğu’na devredildi. Stambolov, Sultan ile ilişkilerini güçlendirmek ve Makedonya’daki Bulgar Kilisesi’nin korunmasını sağlamak amacıyla bu adımı atmış olabilir. Ödeme yapılıp yapılmadığı bilinmemektedir.
Katalogdan, dini içerikli kitapların iade edildiği, tarih, tıp ve dilbilgisiyle ilgili eserlerin ise korunduğu anlaşılmaktadır. Kitapların incelenmesi için kurulan komisyonda Edirne, Selanik, Manastır ve Üsküp’te Osmanlıca ve Arapça öğrenmiş kişiler görev almışlardır. Bu kişiler, Bulgaristan’da Osmanlı ve Doğu bilimlerinin temellerini atan ilk araştırmacılardır.
– Türkiye’de bugün bu kitaplar nerelerde bulunmaktadır?
– Türkiye’den bir meslektaşım, Osmanlı Devleti’nin kitapları toplamak üzere Sofya’ya gönderdiği Mahmud Nedim Bey’in listesinde Nadir Eserler Kütüphanesi’ne ait kayıtları buldu. Barton Üniversitesi’nden bir diğer meslektaşım ise, kitapların bir kısmının Beyazıt Kütüphanesi’nde olduğunu tespit etti. İstanbul’da beni kütüphane müdürüyle tanıştırarak Pazvantoğlu’nun kitaplarını görmemi sağladı.
OSMANLICA EKOLÜMÜZ AVRUPA’NIN EN İYİLERİ ARASINDA
– İstanbul ve Kahire arşivlerinden sonra, Milli Kütüphanemiz Osmanlı Türkçesi, Arapça ve Farsça belgeler bakımından dünyanın en büyük üçüncü arşivine sahiptir. Ancak bunları okuyacak insan gücümüz var mı?
– Türkiye 1931 yılında arşivinin bir kısmını açık artırmayla satmış, biz de bu şekilde birçok belgeyi edinmişiz. Ülkemizdeki tüm bölgesel arşivlerde ve müzelerde Arap harfli Osmanlı belgeleri bulunmaktadır. Milli Kütüphane arşivi 80 yılı aşkın süredir tasnifli olduğu için araştırmacıların belgeye ulaşması kolaydır.
Bulgaristan’daki Osmanlıca araştırma ekolü bugün hâlâ Avrupa’nın en güçlülerinden biridir. Bunun nedeni, Trakya ve Makedonya’da Osmanlıca öğrenen Bulgar aydınlarının oluşturduğu güçlü temellerdir. Ayrıca Almanya’da Şarkiyat eğitimi alan Prof. Boris Nedkov’un (1910–1975) katkısı da büyüktür. Günümüzde Osmanlı uzmanlarının çoğu tarih kökenlidir, ancak Türkçeye hâkimiyet dereceleri genellikle zayıftır.
– “El-İdrisî Haritalarında Balkan Yarımadası” kitabının ortak yazarıyken, Arap bilim ve kültürünün Avrupa üzerindeki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz.
– Bilgimiz gerçekten yetersiz. Ancak Milli Kütüphane 1960’lardan bu yana Arapça, Farsça ve Türkçe Doğu el yazmalarının kataloglarını ve kilise mücadelelerine ilişkin belgelerin envanterlerini yayımlamaktadır. Günümüzde çağdaş İslam okulları ve İslam dünyasındaki siyasi hareketler hakkında da giderek daha fazla araştırma yapılmaktadır. Özellikle Sofya Üniversitesi’nin Arapça, Türkoloji ve İran çalışmaları bölümlerinde bu konularda önemli akademik üretim gerçekleşmektedir. Prof. Yordan Peev’in büyük ansiklopedisi *“İslam Evi”*nin ikinci cildi yayımlanmıştır; burada İslam tarihinin önde gelen şahsiyetleri tanıtılmaktadır.
Tarihimizin Osmanlı döneminde İslam kültürü ve biliminin Bulgar topraklarında yaygınlaştığını bilmemiz gerekir. Bununla birlikte, 1396 sonrasında el yazmaları ve kütüphaneler de dahil olmak üzere Bulgar kültür mirasının akıbeti de önemlidir. Bu eserlerin bir kısmı korunmaları için Rusya, Romanya ve başka ülkelere gönderilmiştir.
1913 yılı, Sofya'da kentsel mekânın kavramsallaştırılma ve deneyimlenme biçiminde bir dönüm noktasıdır. 8 Eylül'de Belediye Meclisi, Osmanlılar tarafından erken modern dönemde Sofya'nın tarihi merkezine inşa edilen birçok su tesisinden biri olan eski termal hamamın yıkılması yönünde oy kullandı. Erkekler hamamı, Sofya'da Osmanlı'nın mekân yaratma yaklaşımının son temsilcisiydi; yapı ve doğa, en belirgin şekilde kaplıca bölgesi Banyabaşı'nda ifadesini bulmuştu.
Hikayenin geri kalanını ve çok daha fazlasını bu kitapta okuyabilirsiniz.
Taş köprü, Dunavtsi’den Vidin’e girerken eski yol
üzerinde yer alır. Yapımında Bulgar ustalar çalışmış ve zamanla kültürel anıt
olarak ilan edilmiştir.
Bulgar kaynaklarına göre köprü üzerindeki kitabe şu
şekilde okunmaktadır:
“Yüce Allah’ın adıyla. Büyük Sultan Mahmud’un
saltanatı yılında, Vezir Köprülü’nün torunu, kerem sahibi Ahmed Paşa bu köprüyü
inşa ettirdi. O yüce padişah bir hayır işledi; bütün mahlûkat, devletinin ve
ihtişamının daim olması için ona dua etti. Kılıcı keskin ola! Allah, devletinin
düşmanlarını kahreyleye! Güzellik ve sevinçten ilhamla tarih dedim: Sultan
Mahmud yeni köprüyü yaptırdı. 1734.”
Köprü Efsanesi
Bulgar halk rivayeti, köprünün yapılışını şöyle
anlatır:
Vidin valisi, bir bahar mevsiminde, mülklerini
dolaştıktan sonra kızı Safiye ile birlikte şehre dönmekteydi. Şehre girerken
Topolovets Nehri’nin kabaran sularından geçmek zorunda kaldılar. Ancak paşanın
arabası sulara gömülüp kalınca, yakınlarda sürüsünü otlatan genç bir Bulgar
çoban yardıma koştu. Güçlü delikanlı, arabayı kollarıyla çekip karşı kıyıya
çıkardı. Paşa hayretle, kızı ise hayranlıkla onu seyrediyordu.
Paşa
minnettarlıkla çobana mükâfat teklif etti. Delikanlı ne mal istedi ne de para;
yalnızca, ‘ahiret yükümü hafifletmek için bir ay müddetle vali olmak istiyorum’
dedi. Paşa evvelâ razı olmadı; nihayet, bir âdet üzere asasını göğe fırlatıp
yere düşünceye kadar idareyi çobana bırakmayı kabul etti.
Çoban bu sürede, nehrin üzerine bir köprü yapılmasını
emretti. Paşa, bu basiretli karar karşısında memnuniyetle parayı verdi, Bulgar
ustaları görevlendirdi. Köprü inşa edilmeye başlandı.
Fakat bu arada paşanın güzel kızı Safiye, gönlünü
çobana kaptırdı. Her gün köprüyü bahane ederek onunla buluşmaya başladı. İki
genç, köprü tamamlanınca birlikte kaçmaya bile sözleştiler. Bu sır, paşanın
yakın adamlarınca öğrenildi. Paşa, kızına kalenin kapılarını üç gün kapattırdı.
Son gün, çobanın başı vurulup köprüye gömüldü. Böylece köprüye Çoban Köprüsü
denildi.
Genç kız ise sevgilisini beklerken acı hakikati
öğrendi. Çaresiz, arabasına binip altın kesesini yanına alarak uzaklara sürdü.
Kerachitsa Nehri’ne vardığında yaşlı bir adam onu durdurmaya çalıştı. O ise
altınlarını verip, çocuklarına yarısını bırakmasını, kalanıyla köprü
yaptırmasını emretti. Ardından arabasıyla coşkun sulara atıldı ve boğuldu. Onun
kaybolduğu yere Davi Vir (Boğucu girdap), yaşlı adamın yaptırdığı
köprüye ise Kadın Köprüsü adı verildi.
Vidin şehrine yakınlığı ve sakin manzarasıyla Çoban
Köprüsü bugün de dikkat çeker. Nehir boyunda oltacılar çoğu kez çipura, sazan
ve havuz balığı yakalar; kimi zaman turna balığı da çıkar. Av yasağı
dönemlerinde dahi, Novoseltsi köyünden Çoban Köprüsü’ne kadar olan kesimde
balık avına izin verilir.
Köprüyü geçince Vidin’in giriş tabelası görülür. Eski bir geleneğe göre tabelada, girişte “Vidin’e Hoş Geldiniz”, çıkışta ise “Vidin sizi tekrar bekler” yazmaktadır.
DEYAN ROSENOV DIMITROV'DAN
Velingrad Kasabasının Kuruluşu
Velingrad, 1948 yılında Lıdjene, Kamenitsa ve Çepino köylerinin birleşmesiyle kurulmuştur. Adını, komünist partizan Vela Peeva’dan almıştır.
Çepino havzası, Bulgar devletine Malamir döneminde katılmış, halefi Presiyan ise tüm Rodop bölgesini sınırlarına dahil etmiştir. Bölgenin stratejik önemini, kanlı savaşlar veya gizli entrikalar sonucu kimi zaman Bizans’ın, kimi zaman Bulgarların eline geçmesi açıkça göstermektedir. Bizanslılardan kesin kurtuluşu ise Çar Kaloyan döneminde gerçekleşmiştir. Bu döneme ait kalıntılar hâlâ mevcuttur: kentin 12 km doğusundaki “Straja” mevkiinde ve 12 km kuzeyde, Rakitovo topraklarında “Gradot” mevkiinde. Çar Kaloyan’dan sonra, Çepina kalesi bir süre Despot Aleksiy Slav’ın başkenti olmuştur. Daha sonra Aleksiy Slav, başkentini Melnik’e taşımıştır. Çar İvan Aleksandır dönemine ait sikkeler Çepino bölgesinde bulunmuştur. Bölgenin Osmanlı hâkimiyetine geçişi, Çepina kalesinin de düşmesiyle birlikte 1371–1373 yıllarına tarihlenmektedir.
Bu olayın ardından yerel Bulgarların yaşamında önemli değişiklikler yaşanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu, merkezde müttefiklere ihtiyaç duymuş ve 16. yüzyılın başlarından itibaren gönüllülük esasına dayalı olarak İslam’ı yaymaya başlamıştır. 1516–1517 yıllarına ait Osmanlı tahrir defterinde bölgede ilk Müslümanların ortaya çıktığı görülmektedir. O dönemde Çepino köylerinde toplam 624 hane bulunmaktaydı; bunlardan 12’si Müslümandı. Bulgarların isimleri Velço (Zlatko’nun oğlu), Petko (Rayo’nun oğlu), Radul (Proslav’ın oğlu) gibi iken, Lıdjene’den 7 hane “Abdullah” soyadını kullanmaya başlamıştı. Bu ad, İslam’a yeni girenlere verilen yaygın bir isimdi. Ayrıca bu 7 hanenin her biri tam bir çiftlik arazisine sahipti ki bu, bir aile için iyi bir geçim kaynağı sayılmaktaydı.
Velingrad’ın en güneydeki mahallesidir. Şehir kurulmadan önce köy statüsündeydi ve 1934 yılına kadar “Ban’ya Çepinska” adını taşımış, daha sonra “Çepino” olarak değiştirilmiştir (Çepino havzasından dolayı). İsim farklı şekillerde (Ban’ya, Ban’ya-Çepino, Çepino-Ban’ya, Çepino) kullanılmış ve bu da zaman zaman karışıklığa yol açmıştır. “Çepino” adı (eski şekliyle “Tsepinа”/“Tsepino”), Osmanlı belgelerinde 1666 yılında geçmektedir. Türkçede “ts” sesi bulunmadığından isim “Çepino” şeklinde kaydedilmiştir. Burada ayrıca Klептуza adlı koruma altındaki doğal alan ve iki gölet bulunmaktadır.
Velingrad’ın merkezî mahallesidir. Belediye binası, merkez postanesi, bölge mahkemesi, merkez kooperatif pazarı ve diğer resmî kurumlar burada yer almaktadır. Lıdjene, eskiden bir feodal çiftlik iken, etrafındaki sıcak su kaynakları ve kaplıcalar sebebiyle yerleşime açılmıştır.
Velingrad’ın en büyük mahallesidir. Vlasа, Kükürtlü Kaplıca (Syarna ban’ya) gibi çok sayıda kaynak burada bulunmaktadır. Mahallede ayrıca Bulgaristan’ın en eski kiliselerinden biri vardır. Bu kilisenin sunak bölümü, 1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında silahların saklandığı gizli bir depo olarak kullanılmıştır.
DEYAN ROSENOV DIMITROV'DAN
Sofya’daki “Roma Duvarı” – aslında Osmanlı namazgâhı.
Sofya’da “Roma Duvarı” ya da “Eski Duvar” olarak bilinen yapı, gerçekte Roma döneminden kalma değildir; bu yapı bir Osmanlı namazgâhıdır – üstü açık, yalnızca bir duvarı olan, camiyi andıran özel bir açık hava ibadet alanıdır. Günümüze nispeten iyi korunmuş şekilde ulaşan yapı, kökeni ve işlevi hakkında açık izler sunmaktadır.
Duvar, Osmanlı mimarisine özgü hücreli duvar tekniğiyle (dörtgen tuğla çerçeveler içine yerleştirilmiş taş bloklarla) inşa edilmiştir. Bu özellik, onu Roma ve ortaçağ duvar işçiliğinden hemen ayırmaktadır. Üzerinde iki yüksek pencere açıklığı vardır; ortalarında ise batıya dönük mihrap nişi yer almaktadır ki bu da yapının ibadet amacıyla kullanıldığını açık biçimde göstermektedir. Üst kısmı dişli tuğla kornişle tamamlanmış, bu da yapıya daha gösterişli bir görünüm kazandırmıştır.
Namazgâh, açık gökyüzü altında ibadet yeri olarak kullanılmıştır. Hac yolculuğuna çıkan Müslümanlar burada toplanır, imam da onlar için dua ederdi. Duvarın yanında konulan iri taşlar, hac yolcularının daha rahat bir şekilde atlarına binmesine yardımcı oluyordu. Böylece burası hem manevi hazırlığın yapıldığı, hem de yolculuğun fiilen başladığı bir uğurlama mekânı olmuştur.
Benzer yapılar bütün İslam dünyasında bulunur. Arap geleneğinde bunlara musalla denirken, Osmanlı Türkleri Farsça kökenli “namazgâh” adını kullanmıştır; kelime anlamı “namaz kılınacak yer”dir. En erken örnekleri, kare taş platformun bir kenarında mihraplı bir duvar olarak inşa edilmiş, etrafında cemaatin toplanabileceği açık alanlar bırakılmıştır. Çoğu kez yerleşim alanlarının dışında, önemli yolların kenarında, kavşaklarda, menzillerde ve kervansaray duraklarında yapılmışlardır. Sadece ibadet için değil, aynı zamanda yolda olan askerî birlikler, kervancılar ve işçiler tarafından da kullanılmıştır.
Bulgar topraklarında da başka örnekler mevcuttur. Örneğin Kuzeydoğu Bulgaristan’daki Suvorovo bölgesinde, namazgâhlarla birlikte çeşmeler de bulunur; böylece hem ibadet hem de yolcuların su ihtiyacı aynı yerde karşılanmıştır. Bu da bu yapıların çok işlevli karakterini – dini, sosyal ve pratik yönlerini – bir kez daha ortaya koymaktadır.
Dolayısıyla Sofya’daki “Roma Duvarı”, sıkça antik bir Roma kalıntısı zannedilmiş olsa da, gerçekte Osmanlı dini ve kültürel hayatının değerli bir tanığıdır. İbadet ve yolculuğun günlük ihtiyaçlarını karşılayan bu mimari unsur, Osmanlı İmparatorluğu yollarındaki açık hava camilerinin geniş geleneğinin bir parçasıdır.
DEYAN ROSENOV DIMITROV'DAN
|
Söz konusu gravürde, 1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın en yoğun döneminde, günümüzde Dobriç olarak bilinen Bazarcık şehrine ait bir sahne tasvir edilmektedir. Kompozisyonun merkezinde, zarif sütunlarla taşınan kubbeli bir sundurmayla örtülmüş büyük bir çeşme–fıskiye yer almaktadır. Bu yapı, hem kentin mimari açıdan dikkat çeken öğelerinden biridir hem de yalnızca su temini için değil, aynı zamanda toplumsal buluşmalar için de kullanılmış olmalıdır. Çeşmenin arkasında, çıkmalı pencerelere sahip iki katlı Osmanlı tarzı evler, kamu binaları ve minaresi görülen bir cami yükselmektedir; bu da şehrin dini merkezine işaret etmektedir. Meydan oldukça canlıdır – gravürde birçok insan, atlı ve asker görülmekte, bu da sahneye dinamizm katmaktadır. Osmanlı askerî birlikleri, geleneksel kıyafetleriyle yerel halk, çeşmenin çevresinde testileriyle kadınlar ve çocuklar betimlenmiştir. Kalabalığın arasında Avrupalı seyyahlar ya da askerî gözlemciler de göze çarpmaktadır; bu da Avrupa kamuoyunun Balkanlardaki gelişmelere duyduğu ilgiyi yansıtmaktadır. Gravürün altındaki yazı şöyledir: “Piazza e fontana della città di Basardjik, a 8 ore da Varna” – “Varna’dan 8 saat uzaklıktaki Bazarcık şehrinin meydanı ve çeşmesi.” Bu not, İtalyan okuyucular için şehri coğrafi bağlama oturtmakta ve onu önemli Karadeniz limanı Varna ile ilişkilendirmektedir. Gravür, XIX. yüzyılın ikinci yarısında Dobriç’in şehir görünümü, Osmanlı mimarisi, toplumsal yaşamı ve Osmanlı-Rus Savaşı arefesındeki atmosferine dair değerli bir tarihî kaynak niteliği taşımaktadır. |
Bulgaristan'dan Rusya'ya götürülen bir Osmanlı kitabesi:
Vidin'de Murad Baba Türbesi
Murad Baba türbesi
hakkında, daha önce sözünü ettiğimiz Hacer Abla’nın anlattıklarından bazı
bilgiler öğreniyoruz. Ona göre:
Murad
Baba’nın mezarı türbesiz, açıkta imiş. Şehre bir Türk konsolosu gelmiş. O gece
konsolosun rüyasına Murad Baba girmiş ve şöyle demiş:
“Konsolos
Efendi, benım yerım Ak Cami’nin kapisındadır, beni Çingene, Bulgara çeynetma, bana
bir siper yap. Zere ustumden butun gün Çingene, Bulgar çeyney beni. Hepisıne
hatam dokunacağına bana bir siper yap. Konsolos – sürmedi bir hefte – islah bir
yer yapti ona. Demir kapi koydi, ustune bir kilit.
Hacer Abla’nın
Murad Baba’ya halkın ziyaretleri hakkında anlattıkları ise şöyle:
Kim
isterse, her ne muşkili var ise, gider Murad Baba’ya, namas kilar, Kuran okur,
kim adamiş ise, horos keser. Bir angi fakir geçerken verır horozi, yesın. Kolayi
olan bir angi çocugi ya bir angi kızi çok yatmiş hasta, kurtulsun deye, kurban
adar. Güturur kapisi yanına, çağırır bir kasap, keser kasap, soyarler, her
kimselere dağıdırler. Derisini ikarler, getırırler, tekkede brakırler. Her kim
giderse Murad Baba’ya, ustunde namaz kılarler.
Bir
kadın gider Murad Baba’ya, her kez dua eder başka şey için, kadın gider dua
ettsın dosti için. Kocasi ulsun da dostuna varsın deye. Kapanır Murad Baba’nın kapisi,
kadıni taştan taşa duger - Murad Baba düğer - , kadının saşlari taşlar arasında
kalır, bayilana kadar. Yetişır tekkenın adami, açar kapiyi, çikarır kadıni,
sorarler: “niçin boyle oldun sen? senın yureğın doğri del-imiş, daha bir kere
boyle yureklen boyle kapiya galma (gelme).” Tekkeş der kadına. Daha bir kere
boyle yureklen galma (gelme), zere uldurur seni.” Kadın çikıp gider evine.
İşitmişım
elli sene evelinde, belki elli seneden var daha ziyade, Vidin’de bir marebe
olmiş. Gitmiş işleri hep geri, artık asker bitene kadar; zabit bakar arkasına,
elli kişi asker kalmiş.
Giderler
Murad Baba’ya, rica ederler: “aman Murad Baba, bize imdat, zere bittık artık”
deye zabit yalvarır. Murad Baba’dan bir seda galır: “kırılsın, suti pak olan kalsın.”
Paşa yalvarır: “amaan Murad Baba, namusumuz yere vuruldi, bize imdada yetiş.” Gene
bir seda galır Murad Baba’dan: “Suti pak olan kalsın.” Daha iki asker vurulur, kırk
sekis tane kalır. çikar ordan Murad Baba, askerinnen, ellerinde bayraklarınnen,
alır ileri, o bir asker bakar karşidan, der ki: “Bunnarın hesabi yok, bunnar çok
kalabalık”, dunerler geri, Murat Baba ileri, onnar geri, kızıl almaya kadar
gider Murat Baba, orda asasıni diker. Orda barışık olur artık, almiş alacak
yerini.
Asker
giderken, ne ki kalmiş o elli asker, yırlarler (türkü söylerler):
Vidin
kalesının buyuk taşlari,
analer,
babaler düker yaşlari,
kavgaya
gidenner din kardaşlari.
aman
padişahım izin ver bize,
yandi
serhat Vidin, burudi duman.
Vidin
kalesının un kapisi var,
gayet
cepanesi, çok güllesi var,
Vidin
kalesinde sıra sugutler,
oturmiş
bin-başi, nefer ugütler,
kavgaya
gidenner babayiğitler.
Aman
padişahım, izin ver bize,
Yandi
serhat Vidin, burudi duman.
Ne vakıt Murad Baba’nın askeri çikay
imdada, o vakıt bu bir askerler yurekleniy, geri durgudiyler askeri – onnar istemey
dursun, hem bu turkiyi söylerler, hem ileri giderler. Kızıl almada teslimıni
aldıkten sora dunerler. Murad Baba’nın hüneri budur. (Nemeth, 1996: 263-264)
1951-1952 yıllarında Vılkosel’de yapılan sünnet. En önde hafız Süleyman Topov. Onun yanında Dautiviya hoca – İbrahim Bostanciev (Flober’in babası). Beyaz sarıklı Mehmed Ali Kermeriv (Dunyo Ganyo), bayrağın yanında bulunan Abdullah Meyzinev’in (Abdullah Meyzinev’in dedesi) yanındadır. Ön sırada, soldan sağa doğru ikinci, bıyıklı olan kişi Aliya Şamatarev’dir. Hafızın arkasında ise Arun Ukov (Sokol’un dedesi) bulunuyor.