RECEP MESUT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
RECEP MESUT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Kasım 2023 Perşembe

Prof. Dr. Recep Mesut'un kitapları (Bulgaristan Hacıoğlu Pazarcıklı, Dobriç)




 

BİR JÖN TÜRK : TURAN BEY, RECEP MESUT (Prof. Dr.)

 BİR JÖN TÜRK : TURAN BEY

Şahsen Turan Bey'e erişemedim, fakat hakkındaki bilgileri kızı Saniye Annem'den defalarca dinledim. Küçüktüm, 10 yaşlarında, akıl edip de daha fazla sormamışım. Çünkü ortaokul yıllarımı Turan Bey'in malikanesinde geçirdim. Üvey babaannem olan Saniye Annemin anlattıkları:
1880'li yıllarda İstanbul Mühendishane-i Hümayun'daki öğrenciler arasında ihtilalci fikirler pek revaçta imiş. Müstebit Sultan II Abdülhamid'e karşı gizli toplantılar ve ateşli konuşmalar yapılıyormuş. Fakat Sultanın ünlü hafiyeleri de durmadan öğrencileri gözetliyor, yakaladıklarını hapse atıyorlarmış. Bu öğrenciler arasında Turan adında, acık sözlü, faal bir genç dikkat çekiyormuş. Bir gece, arkadaş toplantılarından çıkan Turan, peşinden iki kişinin takip ettiğini fark etmiş. Can havliyle, limandaki rıhtıma yığılmış sandıklar arasına koşmuş. Kendisini takip eden ajanlar da peşini bırakmamışlar. Turan, gençliğin verdiği enerji ile halatlara tutunmuş ve yanaşmış olan bir yük gemisinin güvertesine tırmanmış. Gece karanlığında, kimse fark etmeden, güvertedeki kayığın brandası altına girmiş. Takip eden hafiyelerin konuşmalarını duyuyormuş: Nereye kayboldu bu herif. Bulamamışlar ve uzaklaşmışlar. Sabahın erken saatinde gemi hareket etmiş ve Karadeniz'e açılmış. Brandanın altında titremekte olan Turan, gizlendiği yerden çıkmış ve teslim olmuş. Meğer bu bir Romanyalı yük gemisi imiş ve Köstence'ye gidiyormuş. Gemi kaptanı limanda indirmiş ve Romanya polisine teslim etmiş. Polis amiri de aynı limanda yazıhanesi ve depoları bulunan zengin tüccar Recep Ağa'ya teslim etmiş. O da, okumuş genci yazıhanede çalıştırmış, huyunu suyunu beğenmiş ve tek kız evladı Eda ile nikahlamış.
Onun ölümünden sonra, Turan Bey Hacıoğlu Pazarcık kasabasına yerleşmiş ve bir demir döküm atölyesi kurmuş, çevredeki Türk köylülerinin ihtiyaçlarını karşılamış. Zengin olmuş ve ailesine modern ve geniş bir ev yaptırmış. Bu evde oturmak da bana nasip oldu.
Ben Eda Anne'yi hayal meyal hatırlıyorum. Çok yaşlı ve yatalaktı, beni "babam adlı Recep gelmiş" diye severdi. Soğuk ve karlı bir kış günü, 1949'un Ocak ayında vefat etti. Karda bata çıka zor ulaştık cenazesine. Aynı yılın Eylül ayında ise sel felaketi Anneannemlerle oturduğumuz evleri yıktı. Okullar başlamıştı, ben 3-üncü sınıfa geçmiştim, kız kardeşim henüz okula gitmiyordu. Babam yakın bir köyde iş bulmuştu, annemi ve kardeşimi de götürdü. Dedem ve Saniye Annem beni bırakmadılar ve rüştiyeyi bitirene kadar (7-inci sınıf) beş yıl onlarda kaldım.
Turan Bey'in inşa ettirdiği Avrupai tarz malikanede hayatım değişti. Saniye Annem'den çok şey öğrendim, çünkü tam bir Jön Türk kızı idi. Osmanlıca okuma yazma biliyordu ve babasından kalma kütüphanesinde hem dini, hem de sivil içerikli eserler vardı. "Serveti Fünun" dergisinin neredeyse tüm sayıları eksiksiz duruyordu. Fransız ihtilalini anlatan kitaplar da vardı. Saniye Annem İkinci Meşrutiyete, İkinci Abdülhamid'in devrilmesine şahit olmuştu. Hürriyet Kahramanları Niyazi Bey,Talat ve Enver Paşaları anlatıyordu. Balkan Savaşını evlere kapanarak korkuyla izlemişlerdi (1913). Birinci Cihan Harbinde Dobruca'ya gönderilen Osmanlı askerlerini ve şehitlerini hatırlıyordu (1916). Romanya Krallığına ve Bulgaristan Çarlığına tebaa olmuştu. Sonunda komünist bir iktidarı da gördü.
Atatürk harf devrimini de biliyordu, fakat yeni Türk harflerini öğrenmemişti. Ben de kendisine yeni Türkçeyi öğretmeye kalkıştım. O yıllarda, Bulgaristan'da Türk azınlığa hitap eden "Halk Gençliği" gazetesi çıkmaya başlamıştı, ben de abone olmuştum. Postacı eve getiriyordu. 13 yaşında idim, cesaretle bu gazeteye "Büyük annemi nasıl okuduyorum" diye bir yazı gönderdim. Gazetede basılan ilk makalemdir. Yayınevi bana teşekkür etti. Zamanın ruhunu yansıttığı için ekte bu yazıyı veriyorum:
Tolbuhin türk mektebi talebesi Sofya, 9 II 1954
Recep Ahmedov yoldaşa,
Recep yoldaş
"Büyük annemi nasıl okuduyorum" yazınız gazetemizin 4-üncü sayısında basıldı. Senin yazını redaksiyamızda çalışan bütün yoldaşlar beğendiler. Onlar sana ilerde de hep böyle çalışmanı temenni ediyorlar. Senden biz artık mektepteki, piyoner evinizdeki çalışmalar hakkında yine böyle güzel bedii bir şekilde yazılmış mektuplar bekliyeceğiz.
Yoldaşça selamlar!"




İSMAİL ABİ, RECEP MESUT

 İSMAİL ABİ

Turan Bey çoktan ölmüştü, fakat malikanesinde artık tam dört aile oturuyordu. Çünkü inşaatlar durmuş, ev sıkıntısı had safhada idi. Malikane sakinleri birden kalabalıklaştı, odalar doldu taştı, avlu dar geldi.
Bir gün dedem, uzak akrabalarından Ümmiye Anneyi topladı getirdi. Çaresiz ve yalnız kalan Ümmiye Annenin önce kocası, sonra da büyük oğlu Ali veremden ölmüşler, sadece küçük oğlu İsmail hayatta kalabilmişti. Ben onları önceden tanımıyordum, fakat genç bir delikanlının avlumuza gelmesine sevindim. İsmail Abi benden 8 - 10 yaş büyüktü. İlk mektepten sonra çırak olarak çalışmaya başlamış ve annesini de geçindiriyordu. Bir Bulgar elektrikçinin yanında meslek öğreniyordu. O yıllarda elektrik tesisatı işi yapmak çok revaçta idi. Sokaklara direkler dikiliyor, her eve teller geriliyor, sıva üstü kablolar döşeniyordu. İsmail Abi benim için rol modeli idi, çünkü değerli bir meslek öğrenmiş ve para kazanıyordu. Çok da şık giyiniyordu, uzun boylu kumral saçlı yakışıklı bir genç adam olmuştu. Evden erken çıkar ve gece karanlığında dönüyordu, çünkü arkadaşları ile eğlenmesini de biliyordu. Fakat bütün arkadaşları Bulgar idi ve Türkler de kendisini Bulgar zannediyorlardı. Çünkü çarşıda herkes "İvanço" diye hitap ediyordu. Dedem sokak kapısını her gece kilitlemeden önce İsmail geldi mi diye sorardı. Ümmiye Anne gece yarılarına kadar oğlunun dönmesini beklerdi, çünkü kendisini hayata bağlayan tek oğlu kalmıştı. O da bunu bildiği için geç saatte de olsa mutlaka gelirdi. Sundurma tarafında yattığım için tahtaların gıcırtısını ve hayalet gibi sessizce geçiveren karaltısını hissediyordum. Bazı günler ise, bağrı yanık Ümmiye Anne sundurmadaki mindere oturur ve acıklı bir türkü tuttururdu, "Alişimin kaşları kare...". Genç yaşta ölmüş olan büyük oğlu Ali'ye yakarır, gözünden yaşlar süzülür, kalabalık avluda çıt çıkmazdı. Daha önce erkek çocuk büyüttüğü için benim sünnetimdeki yaraların bakımını Ümmiye Anne yapmıştır. Bu cefakâr kadının simasını hiç unutamam.
İsmail Abi benim ilk işverenimdir de. Patronundan ayrılmış, müstakil iş tutturmuştu. İhaleye girmiş ve Kuzey Gar yakınındaki "Askeri Mezarlığı"nın ışıklandırılması işini üstlenmişti. Bize bir kilometreden uzak bir yerdi. Birinci Dünya Savaşında ölen askerler için "şehitlik" anlamında mezarlar yapılmış, duvarlarla çevrilmiş, bekçisi ve koruyucusu vardı. Mezar taşlarının yarısında ay-yıldız, diğerlerinde haç vardı. Çünkü 1916 Dobruca cephesine gelen Osmanlı askerleri müttefik olarak uzak diyarlardan gelmişler ve şehir çevresindeki siperlerde hayatlarını kaybetmişlerdi. Bulgarların İslâm dinine ve Türk askerlerine saygı göstermesi istisnadır ve bizim kasabadaki bu abide bunun şahididir.
İsmail Abi beni yaz tatilinde çırak olarak aldı, getir götür işlerinde kullanıyor ve gündelik para veriyordu. Hayatımda kendi emeğimle kazandığım ilk paradır. Mezarlığın ortasında bir paraklis (küçük kilise) yapmışlar ve bodrum katındaki camekânlara savaş meydanlarında toplanan kemikleri ve kafataslarını koymuşlardı. Bu ıssız ve karanlık bodruma elektrik çekerken, İsmail Abi beni bıraktı ve malzeme almak için çarşıya gitti. Kaldım mı yapayalnız yer altında, kafataslarının göz çukurları hep bana bakıyordu. 13-14 yaşlarında idim, daha tıp okuyacağımı ve anatomist olacağımı bilmiyordum. Korku kapladı her tarafımı, amma terk etmedim, kaçmadım...
İsmail Abi çıraklığa başladıktan sonra Türklerle ilişkisini koparmıştı. Sadece Bulgar arkadaşları vardı ve bütün gün Bulgarca konuşuyordu. Fakat bizim avluda ise sadece Türk aileler oturuyordu. Doğal olarak bir Bulgar kızına âşık oldu ve o kız da hamile kalıverdi. Kızın babası evden atınca bir gece ansızın bizim avluya Stanka adında bir gelin geliverdi. Hamileliği de epeyi ilerlemişti. Bulgarlar reddettiler, amma Türkler kabul ettiler ve şefkat gösterdiler. "Kaka Stanka" (Stanka Abla) gündüzleri sadece benimle Bulgarca konuşabiliyordu. Ümmiye Anne gelinine kanat gerdi, doğumunda ve lohusalığında hizmet etti. Fakat kendisi de felç geçirerek yataklara düşünce Stanka gelin ölünceye kadar ona sahip çıktı, temizledi, pakladı.
Ben Dobriç'ten uzaklaşmış, Varna'ya yerleşmiştim, doktor ve asistan olmuştum. Bir gün doğum kâğıdı gerekti ve Dobriç'e gittim. Ve birden karşımda İsmail Abi'yi gördüm. Kaldırımda karşı karşıya geldik. Biraz yaşlanmıştı, fakat yakışıklılığını kaybetmemişti. Maziden bir hayal canlandı sanki. Benim başarılarımı takip ediyormuş, mutluluk duyuyormuş. Annesi çoktan ölmüştü, bir çocukları daha olmuştu. İnanırmısınız, Bulgarca konuşmak istedim, fakat o temiz Türkçesi ile cevap verdi, uzak geçmişine özlem herhalde. Biraz afalladım, ama içimden sevindim de. Bir daha ne gördüm, ne duydum...

ZERZEVATÇI İBRÂM AGA, RECEP MESUT (Prof. Dr.)

 ZERZEVATÇI İBRÂM AGA

Zerzevatçı (bizde Zarzevatçı denir) İbrâm Aga bizim dip komşumuzdu. Fakat uzun süre komşuluk yapmadık, çünkü 1951'de Türkiye'ye ailece göç ettiler. İki avlu arasında küçük bir komşu kapı vardı ki, sokağa çıkmadan birbirimizin avlusuna geçebiliyorduk. İbrâm Aga'ların evi eski tıp kerpiç Türk evi idi ve geniş avluda sandıklar, sepetler, kasalar dağınık halde bulunuyordu. İbrâm Aga'nın dükkanı ise 200 metre mesafede, çarşı sokağında bulunuyordu. Önündeki geniş tezgâh üzerinde sebzeler ve meyveler sergileniyordu. Zerzevatçı denmesine rağmen meyve de satıyordu. Kış aylarında ise turşucu oluyordu (Dobruca'da kışın meyve sebze yetişmiyordu). Delikanlı oğlu Halil de sabahtan akşama kadar babasına yardım ediyor, geceleri dükkanda yatıyordu. İbrâm Aga da pek konuşkan sayılmazdı ama Halil genellikle tek kelime ile cevap veriyordu. Bizim eve meyve sebzeleri dedem gelirken seçerek alır, zembil içinde taşırdı. Bazen de Halil peşinde bazı kasalar taşırdı.
Komşu kapısı vardı amma bizden karşıya geçen pek olmuyordu. Fakat İbrâm Aga' nın iki kızı her gün bize gelirlerdi - Sabriye Abla 25 yaşlarında, Samiye Abla ondan birkaç yaş küçüktü. Aslında çok konuşkan olan bu ablalarım günlük olarak sadece bize gelebiliyorlardı, sokağa çıkamıyorlar, başka evlere gidemiyorlardı. Tesettürlü değillerdi, fakat açık cezaevinde gibi yaşıyorlardı. Ben bu ablaların haline acırdım. Saniye Annem de kendilerini uğurlarken, her defasında "evde kaldı bu güzelim kızlar, gören yok, isteyen yok" diye söyleniyordu. Fakat İbrâm Aga aşırı titiz, sert mizaçlı, yüzü gülmeyen bir taassup içindeydi. Oğlunu da rahat bıraktığını pek zannetmiyorum.
Dedemle genelde anlaşırlardı. Hele sonbahar geldi mi, dedem bodrumdan fıçıları ve batlakları çıkarır, pınarın yanına dizer (el pompasıyla çalıştırılan bir derin kuyu vardı) tahta fırçasıyla hepsi yıkanır ve kurulanırdı. Sıra kışlık turşuların hazırlanmasına gelirdi. İşte o zaman İbrâm Aga devreye girer, küfe küfe turşuluklar bizim avluya dökülürdü. Hatta lahanalar eşek kotikası ile gönderilir ve koca fıçılara konurdu. Batlak denen ufak fıçılara yeşil domates, ratunka biber (yuvarlak ve etli), havuç, hıyar (kornişon), bamya, kereviz sapı konurdu. Ve tuzlu su ile fıçılar doldurulurdu. Bunun ince ayarını İbrâm Aga yapardı. Bazı turşulara iç dolgu hazırlanır ve dolma şeklinde envai karışımlar yapılırdı. İki hafta süren bu hummalı faaliyetlere heyecanla katılırdım. Kış aylarında taze sebze bulunmazdı, seracılık bilinmiyordu, konservecilik de sonra
popülerleşti. Dedem için turşuların kralı doldurulmuş patlıcan turşusu idi. Kendisi için özel çok acı biber (çuşka) turşusu hazırlardı. O kadar acı ki, kendisinden başka kimse ağzına süremiyordu. Her yemekte muhakkak turşu da konur, bardaklara turşu suyu doldurulurdu. Tabi, Dobruca'nın iklimi sert, kışlar uzun ve kar örtüsü Aralık'tan Mart ayına kadar kalkmazdı. Bu nedenle kışlıklar özenle hazırlanırdı: un sandığı ve un çuvalları, yağ tenekeleri, peynir tulumları, kuru bakliyat, soğan ve sarmısak hevenkleri, kurutulmuş bamya ve hoşaflık kurutulmuş meyve çeşitleri.

NAZIM HİKMET VE BEN, RECEP MESUT (Prof. Dr.)

 NAZIM HİKMET VE BEN

Her bir insana nasip olmaz dünyaca ünlü büyük şairleri yakından görmek. Tesadüf eseri işte, bana nasip oldu Nazım Hikmet'i görmek . Sadece görmekle de kalmadı, onun önünde kendi şiirini okumak, beğenisini kazanma şerefine de nail oldum. Fakat küçüktüm, çok küçüktüm, 10 yaşındaydım, fakat yaşım küçük, boyum küçüktü. İlkokulu yeni bitirmiş, ortaya geçmiştim. Fakat kimin önünde şiir okuyacağımın farkında, bilincindeydim. Tabi ki, çok heyecanlıydım...
Türk edebiyatının dev ismi Nazım Hikmet 17 Haziran 1951'de, İstanbul Boğazından Karadeniz'e açıldı. Ve 70 yıl önceki Jön Türk Turan Bey gibi Romanya'nın Köstence limanına ulaştı. Oradan Moskova'ya gitti. Bulgaristan şairler heyeti kendisini ziyaret etti ve Bulgaristan'a davet etti. Nazım, 500,000 Türk'ün yaşadığı Bulgaristan'ı merak etti ve daha Eylül ayında ilk gezisi başladı. Dobruca, Deliorman, Gerlova, Tozluk ve Kırcali yörelerini tek tek dolaştı, coşkuyla karşılandı, kendisi de çok mutlu oldu. Tabi, Varna'ya da geldi ve oradan benim oturduğum Tolbuhin (Dobriç) şehrine getirdiler. Kasabamızı ziyaret etmesi müthiş heyecan yarattı, karşılama tertip edildi. Ufak tefek olmama rağmen okul birincisiydim ve güzel Türkçe okuyabiliyordum. Öğretmenler beni seçtiler, yani Nazım Hikmet'in huzurunda Nazım Hikmet şiiri okumak. Seçtikleri şiir de 1928'de yazmış olduğu "Salkım Söğüt" şiiriydi. Şairin ünlendiği ilk şiirlerdendir. Benim de ezberim zayıftır, iki gün durmadan evde yüksek sesle uğraştım. Dedem hiç mutlu olmadı, söylendi durdu, komünistmiş, dinsizmiş diye.
Türk Mektebinin koridoru uzun ve geniş tutulmuştu. Bir ucuna da ahşap bir sahne yapılmıştı müsamereler için. Koridor, avlu, sokaklar hınca hınç dolu idi. Çevre köylerden gelenler olmuştu. Sahneye bir masa kondu, Nazım ve yanındaki Türk ve Bulgar şairler oturdular. Sıra bana geldi, içim titriyordu, fakat sükûnetimi muhafaza ettim. Ve heyecanlı ton ile, vurgular ve kesintiler yaparak şiiri okudum. İki metre ötede oturan Nazım başını sallıyor, benim telâffuzumu ve vurgularımı onaylıyordu.
Akıyordu su
gösterip aynasında söğüt ağaçlarını,
Salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını!
Yanan yalın kılıçlarını çarparak söğütlere
koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere!
Birden
bire kuş gibi
vurulmuş gibi kanadından
yaralı bir atlı yuvarlandı atından!
Bağırmadı
gidenleri geri çağırmadı,
baktı yalnız dolu gözlerle
uzaklaşan atlıların parıldayan nallarına!
Ah ne yazık!
Ne yazık ki ona
dörtnal giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacak,
beyaz orduların ardında kılıç oynatmayacak!
Nal sesleri sünüyor perde perde,
atlılar kayboluyor güneşin battığı yerde!
Atlılar atlılar kızıl atlılar,
atları rüzgâr kanatlılar!
Atları rüzgâr kanat...
Atları rüzgâr...
Atları...
At...
Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat!
Akar suyun sesi dindi.
Gölgeler gölgelendi
renkler silindi.
Siyah örtüler indi
mavi gözlerine,
sarktı salkımsöğütler
sarı saçlarının
üzerine!
Ağlama salkımsöğüt
ağlama
kara suyun aynasına el bağlama!
el bağlama!
ağlama!
Sonradan öğrendiğime göre, "Benim şiirlerim öz vatanımda gizli ve sessiz okunur. Burada özgürce okunması beni çok mutlu etti". demiş.
Altı yıl sonra, 1957 yılında Nazım Hikmet ikinci defa Bulgaristan'ı ziyaret etti. Türkiye özlemini en yakın topraklarda gidermek istiyordu. Fakat Bulgaristan'da komünist rejim bu sefer soğuk karşıladı, Türkler arasında dolaştırmadı. Sadece Varna'da misafir etti. Gene tesadüf eseri ben artık Varna'da lisede okuyordum. 16 yaşıma gelmiştim. Kendisini tekrar görebilmek için Hotel Odessos çevresinde saatlerce gezindim, çünkü en yeni modern hotel idi. Fakat Nazım'ı 8 km kuzeydeki sayfiye yerinde "Bor" Hotelde ağırlamışlar halktan kaçırmışlardı. Bir daha görmek nasip olmadı. Altı yıl sonra da, Moskova'da, yakındığı "Angina Pectoris" hastalığından, kalp krizinden vefat etti. Fakat Varna'da, Türkiye özlemini dile getiren en duygulu şiirlerini kaleme aldı:
"...Karşı yaka memleket,
sesleniyorum Varna'dan,
işitiyormusun
Memet, Memet.
Karadeniz akıyor durmadan,
deli hasret, deli hasret,
olum, sana sesleniyorum, işitiyormusun
Memet, Memet'
"...Şu Varna deli etti beni,
divane etti,
Domates, yeşil biber, kalkan tavası,
radyoda "Ha uşaklar" Karadeniz havası,
rakı kadehte arslan sütü, anason,
uy anason kokusu,
ahbabça, kardeşçe konuşulan dilim...
A be, islah be, islah be halim...
Şu Varna deli etti beni
divane etti...
Türkiye'ye göç ederken, Bulgaristan'da Türkçe olarak basılmış 10 kitaplık bütün eserlerini cesaret ederek getiremedim. Yanarım da, ne yanarım... Fakat Edirne'de birden Dr. Ratip Kazancıgil'in kütüphanesinde "Kuvâyi Milliye Destanı"nı gördüm. 30 yıl Sağlık Müdürlüğü yapmış olan Ratıp Hoca bana itiraf etti, "Kurtuluş Savaşını" en iyi anlatan eser bu destandır, dedi.
Artık Nazım üzerindeki yasaklar kalktı, dizeleri herkesin dilinde. Kurtuluş Savaşını ebedileştiren şair Moskova'da yatıyor...

HAFIZ RIZA VE MEFKÜRE ABLA, Recep Mesut (Prof. Dr.)

 HAFIZ RIZA VE MEFKÜRE ABLA

Bizim kasabanın en saygın din adamı kuşkusuz Hafız Rıza idi. Kendisi hem dedemlere yakın oturuyordu, hem de dedemle görüşüyorlardı. Bayramlarda el öpmeye gitmişliğim vardı. Bir alt sokakta, Tatar Mahallesinde, ahşap minareli küçük bir mescit yakınında olmasına rağmen, bazı günler vakit namazları için çarşıdaki Tekke Camiine giderdi. Bizim sokaktan geçerdi, çünkü yoğun trafiği yoktu, yeterince genişti ve düz hat izlerdi. İki taraflı Arnavut kaldırımları dışında ortası toprak yoldu ve çocukların futbol oynamasına müsaitti. Hafız Rıza, uzun cubbesi ve beyaz sarığı ile yavaş yavaş yürür ve sağa sola başını eğerek insanları selamlardı. Kasabamızda ondan başka devamlı cubbe ve sarık taşıyan yoktu.
"Hafız Rıza geliyor" diye sokak başından haykırış yükselir. Bulgar çocuklar dahil, herkes oynamayı durdurur ve hazırola geçerek kenara çekilirdi. Keza top çarpmasın diye ele alınırdı. Küçücük çocuklar bile, büyüklerini örnek alarak, kendi oyunlarını bırakarak saygı duruşuna geçerlerdi. Bu geçiş epeyi zaman alırdı, çünkü Hafız Rıza çok yavaş yürürdü. Sabırla beklerdik. Birkaç saat sonra, dönüş yolunda, olay aynen tekrarlanırdı.
Somut bir görevi herhalde yoktu, fakat danışma mercii gibi dini konularda son sözü Hafız Rıza söylerdi. Dedem de beni saygın bir din âlimi yapmayı istiyordu ve iki defa Hafız Rıza'nın dini eğitimine (yani Kuran kursu gibi) göndereceğini ifade etti. Fakat her defasında bu teşebbüs akamete uğradı. Çünkü komünist iktidar haber alıyor ve kendisini uyarıyormuş. Henüz dini kıyafetine karışmıyorlardı, fakat küçük çocuklara İslâmî bilgiler verilmesine müsaade etmiyorlardı.
Fakat Hafız Rıza düşünüldüğü gibi tutucu ve yobaz değildi. Çağdaş eğitime de karşı değildi. Kızların eğitimini ise bizzat kendisi başlatmıştı. Kızı Mefküre Abla'yı, Rüştiye'den sonra önce Varna'daki Fransız Kolejine, sonra da Sofya'da Fransız Filolojisine göndermişti. Mefküre Abla benden 14 yaş büyüktü ve bizim kasabadan üniversitede okuyan ilk gurur kaynağımızdı. Üniversite sonrası Sofya'da kalmış, gazetecilik yapmış, Türkçe şiir kitabı yayınlamıştı. 1950-li yılların başında, edebiyatçı ve akademisyen Rıza Mollov (1920-1986) ile evlenmiş ve birlikte bizim kasabaya gelmişlerdi. Konu komşuyu gezerken bizim eve de uğramışlar, kısa bir misafirlik yapmışlardı. Bendeniz de kendilerini hayranlıkla izlemiştim. Sofya Üniversitesine bağlı Türkoloji Bölümünde çalışıyorlar ve akademik kariyer yapıyorlardı. Mefküre Abla Çağdaş Türk Dili ve Diyalektoloji okutuyordu. Fakat 1960-lı yıllardan sonra komünist iktidarın gadrine uğradılar ve atıldılar. İşsiz kaldılar, geçim sıkıntısı çektiler. Eşinin vefatından sonra, Türklere uygulanan zorunlu göç yıllarında, Fransa'ya gidebildi ve Dil Bilimi ve Türkoloji alanında dünyaca ün kazandı. 1927, Dobriç doğumlu olan Mefküre Mollova, Fransa'da 2009 yılında vefat etmiştir. 2023 yılında, "Sürgündeki Türkoloji" başlığı altında, iki Bulgaristanlı araştırmacı hayat hikayesini kaleme aldılar.