10 Ocak 2012 Salı

BULGARİSTAN’DAKİ MİSYONERLİK TEHLİKESİ

Bulgaristan’daki misyonerlik tehlikesi

Ayhan Demir
Yeni Akit Gazetesi/İstanbul




Bulgaristan’da yaşayan Müslüman halklar (Türkler, Pomaklar ve Romanlar), özellikle Todor Jivkov’un iktidarda kaldığı otuz üç yıl boyunca, her fırsatta kimliksizleştirilmek istendi. Türkçe isim seçme, Türkçe eğitim, kamusal alanlarda Türkçe konuşma, ibadet, sünnet, İslami usullere göre cenaze töreni düzenleme, geleneksel kılık-kıyafetlerle dolaşma gibi konularda getirilen yasaklarla, din, dil ve kültürel ananeleri yaşama/yaşatma hürriyeti ortadan kaldırıldı.
Jivkov’un 1989 yılı sonundan iktidardan uzaklaştırılması ve 2007 yılında elde edilen AB üyeliği, temel bazı hakların geri verilmesine vesile olduysa da, bu ülkedeki sorunlar tamamen çözümlenmedi. Seçilmiş Başmüftü ve yerel müftülerin yerine atanmak istenen komünist dönemin ajan müftüsü, yakın döneme kadar Bulgaristan Müslümanlarının başını ağrıtan sorunlardan birisi oldu.
Çoğunluğu ATAKA Partisi mensubu olan ırkçı ve İslam karşıtlarının, ülkedeki Müslümanlara ve camilere yönelik tahrik ve saldırıları ise neredeyse günlük yaşamın bir parçası haline geldi. Ancak Bulgaristan Müslümanları için, sessiz ve derinden çalışan başka bir tehlike var: Misyonerlik…
Evangelist, Metodist ve Yehova Şahitleri gibi Protestan Hıristiyan cemaatlerin Bulgaristan’daki faaliyetleri oldukça güçlü. Bu misyoner gruplar, daha ziyade Müslüman Romanlar arasında propaganda faaliyetlerini yürütüyorlar. Romanların çoğunluğu 10 yıl öncesine kadar Müslüman’dı. Ancak bugün pek çoğu Hıristiyan oldu.
Romanlar arasındaki misyonerlik çalışmaları genellikle Almanya, İsviçre, ABD destekli misyoner teşkilatları tarafından yürütülüyor. Müslüman Romanları kiliseye çekmek için büyük gıda ve giysi yardımları yapılıyor. Bunun yanında Romanların yoğun olarak yaşadığı şehir ve köylere kilise evler inşa ediyorlar. Başarılı Roman öğrencileri, Bulgaristan’daki enstitülerde ya da yurt dışındaki okullarda okutup, sonrasında rahip olarak görevlendiriyorlar.
Ülkede faaliyet gösteren misyoner yetimhaneleri, hastaneler ve klinikler de Müslümanları Hıristiyanlaştırmak için çalışıyorlar. Misyonerlerin bu çalışmaları neticesinde Sofya, Montana, Vidin, Vratsa, Küstendil gibi batı Bulgaristan’da yaşayan Romanlar, ne yazık ki, büyük ölçüde İslam ile bağlarını koparmış durumdalar.
Misyonerler, İslami bilgi bakımdan zayıf olan, Smolyan, Devin, Kirkovo gibi Pomak Müslümanların yaşadığı bölgelerde de faaliyet yürütüyorlar. Son birkaç yıldır Müslüman Türk köylerinde de kaset ve kitap dağıtma, film seyrettirme gibi yöntemlerle propaganda yapan misyonerler, en azından bugün için, hedeflerine ulaşabilmiş değiller.
Bulgaristan’da misyonerlik faaliyeti yürüten Ortodokslar, diğerlerine nispeten daha zayıf olsalar da, etkisiz değiller. Ortodokslardan belirli isimler bu faaliyetleri yürütüyor. Özellikle Boyan Sarıev adlı papaz bu konuda ön plana çıkıyor. Müslüman Pomak bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Sarıev, 1985 yılında polis okulunu bitirdikten sonra, Bulgar istihbaratı adına din adamı olarak çalışmaya başlamış.
Kırcali’de ikamet eden ve Sveti Yoan Predteça Hıristiyanlık ve Gelişim Hareketi’nin başkanlığını yürüten Boyan Sarıev, özellikle Müslüman Türk ve Pomaklar arasında misyonerlik faaliyetinde bulunuyor. Faaliyetlerini sosyal yardımlarla destekleyen Sarıev, zaman zaman büyük para yardımlarında bulunarak Müslümanlığını unutan kimseleri etrafına toplamaya çalışıyor. Ayrıca yetimhanelerde bulunan Müslüman çocukları da vaftiz etmek suretiyle kazanmaya çalışmaktadır. Özellikle Haskovo ve Kırcali bölgelerindeki yetimhanelerle yakından ilgilenmektedir. Yine Sarıev’in öncülüğünde, hiçbir Hıristiyan’ın yaşamadığı Müslüman köylerine kiliseler yapılıyor.
Alfa Research Sosyolojik Araştırma Kuruluşu ve Yeni Bulgar Üniversitesi’nin, Bulgaristan’ın sekiz bölgesindeki 850 Müslüman üzerinde yaptığı bir araştırmanın neticeleri de bu ülkedeki Müslümanların nasıl tehlikeli bir eşikte olduğunu işaret ediyor. Araştırma sonuçlarına göre; Bulgaristan Müslümanlarının yüzde 41'i hiç camiye gitmiyor ve yüzde 59'u hiç namaz kılmıyor. Müslümanların yarısından fazlası nikâhsız yaşamı desteklerken, yüzde 39,8'i domuz eti yiyor ve yüzde 43,3'ü alkol kullanıyor.
Bu veriler üzerine daha fazla söz söylemeye gerek var mı bilemiyorum ama yine de söyleyelim: Türkiye, Bulgaristan’daki Müslümanlar üzerindeki dikkatini dağıtmadan, Müslümanların İslam’la bağlarını kuvvetlendirmeye yönelik girişimlerde bulunmalıdır.

8 Ocak 2012 Pazar

PROF. DR. İBER ORTAYLI: BULGARİSTAN TÜRKLERİ, TÜRKTÜR.

İsatnbul'da bulunan Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü ve dünyaca ünlü Osmanlı tarihçisi Prof. Dr. İlber Ortaylı, bir soru üzerine Bulgaristan Türklerinin nereden geldiklerini cevaplıyor.

4 Ocak 2012 Çarşamba

1 Ocak 2012 Pazar

E - KİTAP SATIŞI

E - KİTAP SATIŞI, Bulgaristan Türklerine dair kitapların elektronik ortamda (PDF ve benzeri şekillerde) satışa sunulmasıdır. 

Balkan'a Seyahat (Osmanlıca), Yahya Kemal, Rahva/Bulgaristan 1923, 32 sayfa. Fiyatı: 5 TL
Tuna Baoyu Tarihi, Osman Nuri Peremeci, İstanbul 1942, 226 sayfa. Fiyatı: 10 TL
Şumnu - Bulgaristan Türklerinin Kültür Hayatı, H. Abdullah Meçik, İzmir 1977, 120 sayfa. Fiyatı: 7 TL
Sofya İslam Ensitüsü Anılar-Belgeler, İsmail Cambazov, Sofya 2005, 220 sayfa. Fiyatı: 10 TL
Medresetü'n-Nüvvab Anılar-Belgeler, İsmail Cambazov, Sofya 2005, 193 sayfa. Fiyatı: 10 TL
İncili Hanımın Varisleri/Naslednitsite na İndjili Hanım (Bulgarca), Müfide Ahmedova, Lom 2006, 95 sayfa. Fiyatı: 5 TL

Not: E-kitaplar CD de alıcıya teslim edilir. Kargo ücreti alıcıya aittir. Ayrıntılı bilgi için: bulgaristanalperenleri@gmail.com 



28 Aralık 2011 Çarşamba

MEHMET BEHÇET PERİM'İN SOFYA HATIRALARI

MEHMET BEHÇET, Nevrokop (Gotse Delçev) kasabasının Satovça köyünde doğdu. Edirne'de Sultaniye'de okudu. Uzun yıllar gazetecilik yaptı. "Ahali", "Kocabalkan", "Bulgaristan", "Tuna Boyu", "Mücadele" gazetelerini, "Altın Kalem" dergisini çıkardı. Bulgaristan Türk Muallimler Mecmuası'nın ve Türkçe çıkan öteki dergilerin muharrirliğini yaptı. 1927'de Türkiye'ye göç etti.
Burada da sanatçılığını sürdürdü. 1965'te İzmir'de vefat etti. Önceleri Panakoğlu Mehmet Behçet diye bilinen Behçet, sonradan "Perim" soyadını aldı.
Şiirler, fıkralar, hikâyeler, romanlar, destanlar yazdı ve bir çoğunu şu başlıklarla yayımladı: "Geçit Ver Kamçı" (Şiirler ve Destanlar), "Görüşler ve Duyuşlar" (fıkralar), "Adam Düştüğü Yerden Kalkar" (hikayeler), "Balkan Çiçekleri" (roman), "Göçmen Ahmet" (roman), "Sofya Hatıraları" vs.
İşte çok nadir bulunan kitaplarından Sofya Hatıraları'nın ikinci kısmını elde etmiş bulunuyoruz. PDF formatında satın almak isteyenler bizimle irtibata geçebilirler. bulgaristanalperenleri@gmail.com

30 Kasım 2011 Çarşamba

BALKAN ARAŞTIRMALARI DERGİSİNİN 3. SAYISI ÇIKTI

 Bursa'da Balkanlı araştırmacıların yayınlanmasında öncülük ettiği bilimsel-hakemli bir dergi olan BALKAN ARAŞTIRMALARI DERGİSİ 3. sayısını yayımladı. 


İçindekiler:

- Arnavutluk'un AB Süreci Ve Kimlik Sorunu, Eduard Caka
- Avrupa Kültürünün Kosovalı Boşnak Gençlerin Din ve Kimlik Algıları Üzerine Etkisi, Muharem Çufta
- Türk ve Kosovalı Öğrencilerin Ölüm Kaygısı Üzerine Karşılaştırmalı Bir Araştırma, Feim Gashı
- Hıristiyanlığın Arnavutluk ve Kosova'ya Giriş ve Yayılış Sürecine Kısa Bir Bakış - (I), Sead Paqarızı
- Ataullah Kurtiş Efendi Yönetimindeki Meddah Medresesi, Muhamed Alî
- A Hıstorıcal Glance Upon Tolerance And Mutual Understand Between Relıgıons In Albanıa, Genti Kruja
- Zaim Kardeşlerin Makedonya Hatıraları / Özlemleri, Özay Süleyman
- "Balkanlar ve İslâm: Karşılaşma, Dönüşüm, Kırılma, Devamlılık" Uluslar Arası Sempozyum 03-05 Kasım 2010, Çanakkale, Seda Şahin Ahmetaj



1 Kasım 2011 Salı

AYDINLARIMIZ BU AY NE OKUYOR

Emel Balıkçi-Şakir, Kırcaali, "ALEV" Kültür Dergisi sahibi, Türkiyeli yazar Hulki Cevizoğlu'nun Osmanlılar Yakılmalı mı Tapılmalı mı kitabını okuyor.
İsmail Çavuşev, Sofya, "Müslümanlar" Dergisi Başredaktörü, Dr. İsmail Cambazov'un Yeni Işık Gazetesi kitabı ile Zahari Soyanov'un Zapiski'lerini ve eski Deliorman gazetesini okuyor.

Hüseyin Karamolla, Sofya, Sâbık Milletvekili, halen Başmüftülük Eğitim Dairesi Müdürü, Dr. İsmail Cambazov'un Yeni Işık Gazetesi kitabını okuyor.


Dr. İsmail Cambazov, Sofya, Gazeteci-Yazar. Okuduğu kitaplar Petır Petrov'un Po sledite na nasilieto; Serbest Cumhuriyet Partisi (yazarı beliritlmemiş). Kitapların haricinde Altınoluk ve Avrupa Diyanet Dergilerini takip ediyor. Dr. Cambazov son yıllarda yayınladığı dört eserden sonra Balkanlar'da Yaşayan Müslüman Toplumların Tarihi isimli kitabını yazıyor.  


Vedat S. Ahmed, Sofya, Başmüftü Yardımcısı:  Şu anda okuduğum kitap Hüseyin Yorulmaz'ın kaleme aldığı "Bir Neslin Öncüsü Celal Hoca", daha önce okuduğum kitap ise Dimitır Vandov'un "Dvuboyat mejdu razuznavaneto i kontrarazuznavaneto na Bılgariya i Turtsiya".

Not: Aydınlarımıza yönelttiğimiz soruların cevapları elimize ulaştıkça onları da yayınlayacağız.


12 Ekim 2011 Çarşamba

Mehmed Niyazi'den yeni bir tarihî roman: Plevne



Mehmed Niyazi, 'Çanakkale Mahşeri' ve 'Yemen Ah Yemen' adlı tarihi romanlarından sonra, 'Plevne' (Ötüken Neşriyat) adlı üçüncü tarihi romanını yayımladı.
Yazar, dün romanın tanıtımı için Caferağa Medresesi'nde düzenlenen basın toplantısında Plevne'yi niçin yazdığını anlattı. Mehmet Niyazi, öncelikle, Plevne hakkında Türkiye'de yazılmış eserlerin azlığına değindi. Bizdeki kaynakların sayısı bir elin parmaklarını geçmezken, Rusya'da 1980'e kadar 481 eser kaleme alınmış. Mehmed Niyazi'nin cümleleri ile söyleyecek olursak, "Biz emperyalizmin sillesini savaş meydanlarında değil, kütüphanelerde yemişiz. Rusların kumandanını tüm Rusya tanırken, Osman Nuri ve Yunus Paşaları bizde kimseler tanımaz. İşte bu kitabı bunun için yazdım."
Romanda, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nda Osman Nuri Paşa ve Yunus Paşa komutasındaki Osmanlı ordularının Plevne'yi savunması anlatılıyor. Toplantıda, roman üzerinden tarihi bilgiler de veren yazar, Plevne'nin Osmanlı Devleti'nin omurgasının kırıldığı bir savaş olduğunu söyledi. Son romanında, -yayımlanmadan önce okuyan dostlarından- kurgu olmadığı yönünde eleştiriler aldığını ifade eden Mehmed Niyazi şöyle devam etti: "Ben tarihi romanlarımın hiç birinde kurgu yapmadım. Tarihi romancının görevi tarihten kopmadan gelecek nesillere tarih şuurunu vermek ve o acıları bilmesini sağlamaktır. Cemiyetleri en çok motive eden acılardır."
YAVUZ ULUTÜRK İSTANBUL

8 Ekim 2011 Cumartesi

Tarihçe-i Vak'a-i Zağra


M. ERTUĞRUL DÜZDAĞ
Tarihçe-i Vak'a-i Zağra
Hüseyin Raci Efendi
“Bu kitap, Türklerin vatan edebiyâtında en samîmî, yüksek bir şâheserdir...”

Bu sözler, meşhur edip ve şâirimiz Yahya Kemal Beyatlı’ya aittir...

Bu kitap “93 Harbi” diye anılan 1877-78 Moskof Harbi’nde Rumeli’deki Müslüman kardeşlerimizin başına gelenleri bizzat yaşamış olan Zağra Müftüsü Hüseyin Râci Efendi’nin, hemen o günlerde kaleme aldığı hâtıralarıdır... Bu kitap, yıkılan büyük devletimiz Osmanlı’nın son asrında, düşman hücumlarının vahşet ve dehşetinin bir zaptı; mâsum müslüman halkın çektiği ıstırapların acıklı bir destanıdır... Evet, bu kitap, ecdâdımızdan bizlere bir mektup, bir şikâyet, bir tezallüm, bir vasiyettir. 

BİRKAÇ SÖZ

Bu kitap, yıkılan kutsal imparatorlugumuzdaki müslüman halkın ızdırap destanıdır.

93 Harbi sırasında, Rumeli müslümanlarının ugradığı zulümleri, düştüğü perişanlığı ve çektiği acıları dile getirir.

Hatıraların sahibi olan zat, bu hadiselerin içinde bizzat yaşamış, yurdunu işgal eden düşmanın elinde esir kalmış, kurtulmuş, büyük ve müthiş «Rumeli muhâcereti» ile istanbul'a göçmüştür.

Kültürümüze yeniden kazandırmaya çalıştığımız bu eser, millî acı ve millî kinin bu kin düşman kadar, hâin aydınlara karşıdır da eşsiz bir âbidesidir. Onun hitabının, yeni nesillere birşeyler anlatabileceği, ne güzel ümid...

Elli yıldır sulh uykusuna yatan «milleti merhûmeyi, cedlerinin bu kanlı macerası, biraz uyandirabilse... Eski mübarek topraklarin —hattâ— hayâlini görebilen birkaç kişi çıkarabilse... Hiç olmazsa, bu yerlerin eski sahiplerinin torunlarına dedesi'nin geldigi yeri, oğluna öğretmek borcunu hatırlatabilse...

Kitabın baştarafına koydugum «Giriş» kismında, eserin tarihî ve coğrâfî bakımlardan da anlaşılıp takip olunabilmesi için, anlatılan hazin vakaların sebebi, 93 Harbi'ne dair, hatırlatıcı bilgileri derledim. Sonuna ise, yine aynı düşünce ile ordumuzun harp yıllarındaki kuruluşuna dair lülzumlu birkaç not ve haddim olmayarak çizmeye çalıştığım bir Rumeli haritasi ekledim.

Eserin diline ancak gerektiği kadar müdâhale ederek, sadeleştirdim. Cümle kuruluşuna ve ûslubuna dokunmadım. Birinci kitaba fasıl ve arabaşlıkları koydum. Manzum olan üçüncü kitabı aynen derc edip, sonuna, açıklamasını ekledim. İlk iki kitapta, metin arasında rastlanan ayetlerin ve sonlardaki arapça bitiş dualarınin yerine meallerini koydum; arapça ve farsça birkaç beyit ve ibareyi ise almadım. Bunların dışında eserin metninde bir ilave, değişiklik veya çıkarma yapmadım. Dipnotlardan yıldızla işaretli olanlar, eserin yazarı ile naşir olan oğluna aittir.

Kitapta geçen bazı yer isimlerinin doğru okunması ve haritadaki mevkilerini bulmak güç oldu. Bu iş için, İ. Halil Sedes'in eserine ekli olan harp haritaları ile eskilerden, 1324'te Mekteb-i Fünün-u Harbiyye-i Şahane matbaasında tab' olunmuş «Avrupayi Osmani Haritası»nı ve 1330'da Şems Matbaasında basılmış «Balkanlıların Hudut Haritasını, yenilerden ise, Harita Umum Müdürlüğünün 1956 basımlı «Türkiye» ve komşuları haritasını esas aldım. Mehazlardaki okunuş farklari elde olmayarak esere de aksetti.

Bana Türkiye Haritası'nı lütf eden, iyi insan, haritacı yarbay M. Orhan Bayrak Bey ile eski haritaları temin eden aziz dost, sahhaf İsmail Özdoğan Bey'e teşekkür borçluyum.

Samimiyetimden başka bir değeri olmayan bu çalışmamın, 93 Harbi'nde Lofça'nın Düzdağ yaylasından Bursa'ya göçen muhterem ecdadım ile milletimin bütün mazlum ve Şehitlerinin ruhlarına rahmet vesilesi olmasını Rabb'imden dilerim.

M. ERTUĞRUL DÜZDAĞ


Kitabın tamamını İNDİR VE OKU!

30 Eylül 2011 Cuma

Vefatının 70. Yılında Asırlık Bir İmza Atan Büyüğümüz: YUSUFHANLARLI EMRULLAH EFENDİ

Emrullah Efendi 1878-1941
Vedat S. AHMED

Yeryüzünden milyonlarca, hatta milyarlarca insan geçmiş, ancak bunların sadece bir kısmı ardından derin izler bırakarak tarih sayfalarında yer tutmuşlardır. Bu kimseler ya topluma ciddî zararlar veren ve aşırılıklarıyla tanınan kimselerdir, ya da topluma faydası dokunup hayırları dilden dile, nesilden nesle, kitaptan kitaba aktarılan kimselerdir. Hiç kuşkusuz, bunların birincileri topluma zarar ettikleri gibi, kendilerini de heder eden kimselerdir. İkincileri ise topluma faydalı oldukları gibi, inşallah, ahiret gününde de inanarak yaptıklarının karşılıklarını göreceklerdir. Böyle şahsiyetlerden küresel çapta nam kazanan kimseler olduğu gibi, her toplumun kendi çapında yetişen değerli şahsiyetleri de vardır. Bulgaristan Türkleri arasında yetişen böyle insanlar arasında önemli bir yere sahip olduğunu düşündüğüm bir şahsiyet bulunmaktadır ve onun adı Emrullah Efendi’dir. Emrullah Efendi kimdir ve neden kendisini önemli şahsiyetler arasında görmekteyim? Bu soruların cevaplarını aşağıdaki satırlarda vermeye çalışacağım.

Emrullah Efendi, 15 Nisan 1878 tarihınde Deliorman’ın göbeğindeki şirin ve güzel Yusufhanlar (Pristoe) köyünde dünyaya gelmiştir. Babası Feyzullah Hacı Hasan, aslen Malatyalı olup Osmanlı zamanında Şumnu yöresinde tahsildârlık yapmıştır. Bu esnada Yusufhanlar köyünden evlenerek oraya yerleşmiş ve ibtidâiye/ilkokul muallimliği yapmıştır. Oğlu Emrullah daha dokuz yaşında iken vefat eden Feyzullah Hacı Hasan arkasında Peygamber talihli yetim evlâdını bırakmıştır. Emrullah Efendi, on iki yaşına geldiğinde anasını da kaybederek öksüz kalmıştır. Ancak kendisinden büyük kardeşleri, ağabeyleri olduğu için onların himayesinde hayatın dikenli yollarında yürümeye başlamıştır. İlkokulunu köyünde hocalık yapan Muhsin Efendi’nin yanında ikmal etmiştir. Aynı zamanda birçok Deliorman çocuğunun yaptığı gibi, tatillerde gücü nispetinde çalışmış, büyüklerinde ziraat işlerinde yardımcı olmuştur.

O dönemde Silistre şehrinde Osmanlı döneminden kalma medreseler vardır ve onların en meşhurları Ayvaz Paşa, Satırlı, Bayraklı Cami medreseleridir. Küçük Emrullah’ın ilmî kabiliyetini gören kardeşleri ve yakınları onu eğitim için zamanın tanınmış Silistre medreselerinden birisine göndermişlerdir. Molla Emrullah orada okuduğu sürece de tatil zamanında bostan pandarlığı, kiracılık (taşımacılık) ve Ramazan hocalığı yaparak okulunu devam ettirebilmek için maddî kazanç elde etmiştir. Üstün bir başarı ile medresede dört yıllık eğitimini tamamlayınca Emrullah Efendi ilim yolundaki serüvenine İstanbul Dârü’l-Fünûnu (İstanbul Üniversitesi) İlâhiyat Fakültesinde devam etmiştir. Bu okulda iyi bir eğitim alarak 1913 yılının Şaban ayında aliyyülâlâ derece ile mezun olmuştur. Emrullah Efendi’nin İlâhiyat Fakültesi’nde öğrenim gördüğü sıralarda hocalarının bazıları şunlardır: Abdurrahman Şeref, Mustafa Asım, Hasan Fehmi, Hüseyin Avni, Ömer Hayri, Manastırlı İsmail Hakkı, Babanzâde Ahmed Naim.

Emrullah Efendi İstanbul’da bulunduğu zaman zarfında devrin fikrî cereyanlarını, basın ve yayınını yakından takip etme imkânı bulmuştur. Orada “Sırât-ı Müstakîm” çevresinde toplanan münevverleri tanımış, Bulgaristan’a gelişinden sonra bile bu dergiyi okumuş ve okutmuştur. Emrullah Efendi’nin aynı zamanda meşhur muhakkik âlimlerden ve son Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi’nin Ders Vekili ve Danışmanı olan Muhammed Zâhid el-Kevserî ile yakın ilişkileri olmuştur.

Emrullah Efendi, üniversiteden mezun olunca Türkiye’de kalma teklifleri yapılmış, ancak o bu yapılan teklifleri reddederek memleketine dönmüştür. Döndüğünde Bulgaristan Türklerinin kültür merkezi halindeki Şumnu’ya yerleşen Emrullah Efendi, Müşebekli (Müşebbekli) Medresesine müderris olarak tayin edilmiştir. Eğitime pek de elverişli olmayan medreseyi tamir edip yepyeni bir eğitim yuvasına çevirmiştir. İstanbul’da tanıştığı yeni pedagojik usullerle eğitime başlayan Emrullah Hoca çok geçmeden okulun yetersiz oluşu nedeniyle Medrese-i Aliyye olarak bilinen eski medrese binasını tamir ettirerek öğrencileriyle oraya geçmiştir. Emrullah Efendi, ilk zamanlarda bu çalışmalarının karşılığında herhangi bir ücret de almamıştır. Fakat birinci Dünya Harbi’nin başlaması üzerine Bulgaristan ile Türkiye aynı safta savaşa girmiştir. Bu sebeple Bulgaristan Türklerine istedikleri orduda askerlik yapma hakkı tanınmıştır. Emrullah Efendi de askere alınarak orada önce tabur imamlığı, daha sonra da bölük vaizliği yapmıştır. İşler sükûna kavuşunca Emrullah Efendi tekrar Medrese-i Aliyye’deki müdürlük görevini üstlenmiştir.

Bu arada daha Birinci Dünya Harbi öncesinde Bulgaristan Müslümanlarının dinî kadro ihtiyacını karşılayacak bir okul kurulması kararlaştırılmış ve savaş sonrasında bu okulun açılış çalışmaları başlatılmıştır. Bulgaristan Müslümanları tarihinde bir devrim niteliğini taşıyan Medresetü’n-Nüvvâb açılması 1922 yılının sonuna doğru gerçekleşmiştir. Nüvvâb Medresesi’nin kurulması üzerine Emrullah Efendi oraya müdür olarak atanmıştır. Sert ve ısrarlı bir kişilik sahibi olan bu zat, Nüvvâb’ta hem hocalık, hem yöneticilik ve hem de öğrencilere babalık yapmıştır. Çok zor ve çalkantılı dönemlerden geçen okulun kapatılmayıp Türk toplumuna hizmet etmesi için gecesini gündüzüne katarak uyumlu bir şekilde çalışmıştır. O, gerektiğinde bazı mesai arkadaşlarıyla öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılamak için köy köy gezerek eli açık Müslüman halktan yardım toplamış, gerektiğinde de karşısına sopayla, bıçakla çıkan haddini bilmezlere karşı mücadele etmiştir. Okulda çıkan karışıklıklar sebebiyle birkaç ay görevden alınmışsa da kendisine karşı yürütülen propagandaların aslının olmadığı tespit edilince yeniden görevine dönmüştür.

Emrullah Efendi Nüvvab’ın açılışından 1941 yılında vefatına kadar okulda 19 yıl müdürlük yapmış, yırminci yılın da açılışını yapabilmiştir. Nüvvâb okulu açılırken Tâlî/Lise ve Âlî/Yüksek kısımlarında ayrı birer müdür olacağı kararlaştırılmışsa da bu gerçekte hiçbir zaman olmamış ve Emrullah Efendi her iki bölümü de başarılı bir şekilde yönetmiştir. Ayrıca okulda değişik yıllarda, değişik sınıflarda çok üstün bir başarıyla şu dersleri de vermiştir: Arapça, Kelâm, Mantık ve Mecelle (İslâm Hukuku Prensipleri).

Emrullah Efendi öğrencileri üzerinde kuşun yavrusu üzerinde titrediği gibi titremiş, onları dalâlete düşmekten, tehlikeli akımlara kaymaktan ve siyasî cereyanlara kurban gitmekten korumaya gayret etmiştir. Aynı zamanda diğer daha alt seviyedeki medreselerin kapanmaması için de büyük mücadele vermiştir. Bu hususta Şumnulu âlim ve eski Başmüftü Hocazâde Mehmed Muhyiddin Efendi’nin desteğini de alarak var olan medreselerin kapanmasını engellemek için oralara yetişkin Nüvvab mezunlarını müdür ve müderris olarak göndermiştir. Özellikle Razgrad’da açılmış olan Feyziyye Medresesini kapatmak isteyen din aleyhtarlarına karşı öğrencilerini hep uyanık tutmuştur.

Böyle aktif bir haat yaşayan Emrullah Efendi hizmet yolunda koşa koşa yorulmuş, ama mücadeleden geri kalmamış. O son anlarına kadar Nüvvâb’ın dertleriyle, Müslümanların eğitim işler ile meşgul olmuş ve bu yoldan pes etmeden Allah’ın rahmetine kavuşmuştur. Bu muhterem insan, metin ve gayretşinas zât 8 Ramazan 1360/30 Eylül 1941 tarihinde vazifesi başında “İrciî ilâ Rabbike/Rabbine dön...” emr-i ilâhîsine uyarak ruhunu Yaradan’a teslim etmiştir. Cenaze namazına başta Hocazâde Mehmed Muhyiddin Efendi, Divân-ı Alî-i Şer’î Azâsı tefsir sahibi Mustafa Hayri Efendi, Şumnu Müftüsü Mustafa Sabri Efendi olmak üzere Nüvvab öğretim kadrosu ve daha birçok öğretmen, köylü, kasabalı dost ve sevenler katılmıştır. Cenaze namazı Carşı Camii’nde kılınarak toprağa verilmiştir.

Ardında kızları ve oğulları, yüzlerce talebesi ve sevdikleri kalan Emrullah Efendi’nin en büyük mirası ise kurup yaklaşık 20 yıl boyunca yönettiği ve böylece bir asra imzasını attığı Medresetü’n-Nüvvâb’tır. Çünkü bu okuldan yetişen yüzlerce kişi sadece Bulgaristan Müslüman-Türk kültürüne hizmet ederek Müslüman-Türk kimliğini korumakla kalmamış, Türkiye’ye de ışık saçmıştır. Emrullah Efendi’nin Nüvvâb vasıtasıyla hizmetleri kendisinin vefatından sonra da devam etmiş, zira bu okuldan mezun olan oğulları Mehmed Emrullah ve Abdullah Emrullah, bir de damatları Beytullah Şişman ve Yusuf Aliş onun hizmetini devam ettirmişlerdir. Hatta oğlu Mehmed Efendi ve damatları Beytullah ve Yusuf efendiler babalarının vefatından sonra okulda hocalık da yapmışlardır.

Emrullah Efendi’nin oğulları 1949-1951 göçünde, damatları da 1989’daki büyük göçte Türkiye’ye göç etmişler ve orada rahmet-i Rahman’a kavuşmuşlar, damadı Yusuf Aliş ise İstanbul’da ikamet etmekteydi (Hayatta ise Allah hayırlı uzun ömürler versin!)

Son olarak bir hususu da paylaşarak yazımı noktalamak istiyorum: 3-4 yıl önce Nüvvâb mezunlarından olup 1990 yılında yeniden açılmasıyla Nüvvâb’ın ilk müdürü olan Osman İsmail hocama Emrullah Efendi’nin mezarını sormuştum. O da, mezarının “soyadönüş süreci” esnasında defnedildiği mezarlığın yerle bir edilmesi esnasında bazı vefakâr Nüvvâb öğrencilerinin müdürleri Emrullah Efendi’nin mezarını açarak fani bedeninden kalanları doğduğu Yusufhanlar köyündeki mezarlığa defnettiklerini söylemişti. Ben de üç yıl önce mezarlığa gidip ruhuna bir Fâtiha okuyarak bu değerli insanı yâd ettim.



Allah kendisine ganî ganî rahmet eylesin!

KAYNAK: KIRCAALİ HABER

17 Ağustos 2011 Çarşamba

BEKLENEN KİTAP ÇIKTI: Bulgaristan Türk Basını Tarihinde Yeni Işık Gazetesi

Bulgaristan Türk Basını Tarihinde Yeni Işık Gazetesi, Yazan: Dr. İsmail CAMBAZOV, Kitap İstanbul'da yayınlandı. İlgilenenlere duyurulur. 488 sayfa, 2. hamur kağıt. 
KİTABIN ÖNSÖZÜ'NDEN

Bu kitabı, daha üniversiteyi bitirirken çalışmaya başladığım “Yeni Işık” gazetesi ile ilgili anılarımı anlatmak niyeti ile yazmaya başladım. Fakat gerekli bilgileri, belgeleri toplarken gördüm ki,Bulgaristan’da Türk basınını anlatmadan, “Yeni Işık”ı anlatmak imkânsız. Hem de “Yeni Işık” sadece benim çalıştığım yıllarla sınırlı değil. İşin evveliyatı ve sonu var. Ben işi baştan tutmaz isem, anılarım boşlukta sallanıp kalacak. Kolları sıvamışken, Bulgaristan’da Türk gazeteciliğinin tarihini şöyle bir özetleyelim, dedim. Araştırmalarım esnasında, Bulgaristan‘da Türk basınının tarihi ile ilgili tek bir kitap çıkmadığını gördüm. Binaenaleyh, Bulgaristan’da yeni nesiller kendi öz basınının zengin geçmişini, tarihini bilmiyorlar. Türkiye’de çıkarılan dört - beş derleme, inceleme kitabından da haberleri yok. Zaten o kitaplar da artık sadece kütüphanelerde, arşivlerde bulunuyor.
Bu düşünceler beni Mithat Paşa‘nın “Tuna” gazetesinden başlayarak günümüze kadar Türk gazeteciliğine bir göz atmaya yöneltti. Büyük araştırmacı, Bulgaristan Türk gazeteciliğinin canlı tarihi olan sayın Mehmet Türker Acaroğlu’nun değerli derlemsinden yola çıkarak, bizim gazeteciliğimizin tarihini canlandırmaya çalıştım.
Anlattığım “Yeni Işık” gazetesi bir parti, hem de iktidardaki Bulgaristan Komünist Partisi‘nin gazetesidir. Pek tabii sayfalarında partinin iç ve dış siyasetini, ekonomik, kültürel, sosyal politikalarını yansıtacaktır. Haksızı haklı, eğriyi doğru göstermeye çalışacaktır.
Şimdi işler düzlüğe çıktıktan, demokrasiye geçtikten sonra ahkâm kesmek kolay. Bu gazeteyi çıkaranları eleştirmek, ayıplamak kolay. Ama, o zamanki “Komünist Faşizmi” koşullarına dönüp “Yeni Işık”ı o kuşular içinde inceleyenler bize hak vermesinler olamaz. O zaman “Yeni Işık”tan başkasını yapmak mümkün değildi.
Bu kitapta kötülüğe ya da iyiliğe örnek gösterdiğim arkadaşları da, eleştirmek, değerlendirmek fikrinden uzağım. Okuyucuya, hele de arkamızdan gelen nesillere telkin etmek istediğim fikir şu:
İçinde çalıştığımız objektif ve subjektif ortam bizi yanılttı. Birçok yanlışlıklar yaptık, günahlar işledik. Siz bizim karışık, inişli-çıkışlı hayatımızdan ibret alınız ki, yanlışlıklarımızı tekrarlamayasınız.

Allah hepimizin yardımcısı olsun.
Dr. İsmail CAMBAZOV

Kitabı satın almak isteyenler bizimle irtibata geçebilirler. bulgaristanalperenleri@gmail.com

15 Temmuz 2011 Cuma

Gül’ün Bulgaristan heyetindeki ‘casus’

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Bulgaristan heyetinde, Türkiye için casusluk yaptığı için 46 yıl önce Ankara’ya gönderilen Osman Kılıç da (91) yer aldı
ANADOLU AJANSI
Bulgaristanda temaslarda bulunan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün heyetinde yer alan 91 yaşındaki Osman Kılıç 46 yıl sonra memleketini görme heyecanını yaşadı.
Kılıç’ın yaşam öyküsünü heyet üyeleri, Gül’ün dün milletvekilleri, akademisyenler ve gazetecilerle yaptığı sohbet toplantısında öğrenme fırsatını yakaladı.
Heyet üyeleri, kendilerini tek tek tanıtırken Cumhurbaşkanı Gül, en uzun konuşma fırsatını 91 yaşındaki Kılıç’a verdi. Kılıç’ın kendini “Şumnu’da doğup büyüdüm” cümlesiyle kısaca tanıtmak istemesi üzerine Gül, onu yaşam öyküsünden daha çok bahsetmesi için teşvik etti.

1920 yılında Şumnu’da doğduğunu ve bu şehirde büyüdüğünü, ilk öğretimden yüksek öğrenime kadar bütün öğrencilik dönemini de Şumnu’da geçirdiğini söyleyen Kılıç, eğitim hayatının önemli bir bölümünün de Şumnu’daki Şerif Halil Paşa “Tombul” Camisinde gerçekleştirdiğini dile getirdi. Şumnu’nun Osmanlı döneminde Rusya sınırındaki “serhat şehir” olduğunu ve burada garnizon bulunduğunu anlatan Kılıç, yaşam öyküsünü şu cümlelerle dile getirdi:

‘İdama çarptırdılar’
“Bulgaristan’da 1948 yılında komünizm dönemi başladı. O zaman ülkede 3 milyona yakın Türk azınlık vardı. Türk nüfusunu ateizme karşı koruma sorumluluğu da bana düştü. O dönemde beni ateizm karşıtı olduğumdan dolayı yargılayamadıkları için Türkiye lehine casusluk yapmakla suçladılar ve idam cezasına çarptırdılar. Adnan Menderes’in başbakanlığı döneminde Türkiye Cumhuriyetinin nüfuzu sayesinde cezam müebbete çevrildi ve daha sonra yapılan girişimlerle takas yoluyla
Türkiye’ye geldim. O zaman Bulgaristan’da bıraktığım 2.5 yaşındaki kızımı ondan sonra ilk kez Türkiye’de 19 yaşında gördüm. Türkiye’ye gönderildiğim 1965 yılından sonra ilk kez Şumnu’ya geliyorum. Çok heyecanlıyım ve sevinçliyim.”
Kılıç, öğrenim gördüğü ve daha sonra medresesinde hocalık yaptığı Şerif Halil Paşa Camisini Cumhurbaşkanı Gül ile birlikte gezerken o döneme dair anılarını da paylaştı. Medrese içindeki kütüphane ve dersliklerden bahseden Kılıç, medrese yakınlarında kaldığı yeri de Cumhurbaşkanı Gül’e eliyle işaret etti. Kılıç, Cumhurbaşkanı Gül’e kendisini Bulgaristan ziyaretine davet etmesinden dolayı da şükran duyduğunu söyledi.
Şumnu’ya bağlı Hitrino ilçesinde efsane pehlivanlardan Koca Yusuf’un heykel açılış törenine katılan Gül, akşam saatlerinde Türkiye’ye döndü.