30 Eylül 2012 Pazar

EĞİTİMCİ ŞAİR ALİOSMAN AYRANTOK-TOKTAMAZ



EĞİTİMCİ ŞAİR 
ALİOSMAN AYRANTOK-TOKTAMAZ
 
Alisoman Ayrantok 1878-1952


Yazan: İsa Cebeci

BİRİNCİ BÖLÜM

Dobruca ve Deliorman’ın saygıdeğer edebiyatçıları ve şiir severleri, 20. Yüzyılın ilk yarısında öncelikle Dobruca Türkleri arasında, biraz da Deliorman Türkleri arasında öğretmen olarak çalışmış olan Aliosman Ayrantok-Toktamaz, Türkiye ve Kırım Türkçeleriyle şiirler ve yazılar yazmış bir aydınımızdır. Bu yıl ölümünden 6o, doğumundan da 134 yıl geçmiş bulunuyor. Ölümünün jübile dönüm yılı oluşu nedeniyle dostum Naim Bakoğlu’nun kulağına Ayrantok’un “Naim’in Köşesi” nde 60. Ölüm yıl dönümü nedeniyle tanıtılması gerektiğini fısıldadım. Nitekim Bakoğlu şairle ilgili bir internet yazısını köşesinde paylaşmıştı.
Ben bu kadarının yeterli olmadığını, hiç olmazsa bir anma töreni yapılabileceğini düşündüm. Ankara’dan ağabeyim Dr. Ahmet Cebeci ile konuyu telefonla görüştük. O iki defa bana Ayrantok’un köydeşi Meliha’dan (Meliya Tat) bahsedip şiirlerini bir kitap halinde yayınlamayı düşündüğünü söyledi. O düşüncelerle kafam meşgulken internete yöneldim ve orada Meliya Tat Hanım’ın paylaşımlarıyla karşılaştım. Orada ilk defa Ayrantok’un fotoğrafını da gördüm. Edebiyatçı olduğum için Ayrantok’un biyografisini ve Bulgaristan basınında yayımlanmış olan şiirlerini de okumuştum. Ancak Meliya Hanım okumadığım bazı şiirleri de paylaşmıştı. Şaire dair İlk biyografik bilgileri hocam İbrahim Tatarlı 1960 yılında yayımlanan ANTOLOGİYA kitabında yarım sayfa olarak yayınlamış, sonraki sayfalarda da 1947-1949 yıllarında “Yeni Işık” gazetesinde basılmış 4 şiirine yer vermişti. Tatarlı hocamızın şairin yaratıcılığına dair sözleri ilginçtir:
“9 Eylül sosyalist inkılâbımızı, halkımızın yeni hayatını, geçmişte çektiği ıstırapları terennüm etmiş, vatanımızın güzelliklerini tasvir etmiştir. Aydınlıkçılık, didaktizm ve primitiv bir edebiyat anlayışı ve noksanlıklarına rağmen Aliosman Ayrantok, teşekkül etmekte olan yeni edebiyatımıza hizmeti olanlardan biridir.” (Antologiya, s. 29)
Bu bilgiler 1964 yılında basılan Antoloji kitabında da yer almıştır. Daha sonra şair Mehmet Çavuş, 1988 yılında İstanbul’da basılan “20. YÜZYIL BULGARİSTAN TÜRKLERİ ŞİİRİ” antolojisinde biraz daha hacimli bir biyografiyle şairi tanıtarak üç şiirini sundu. Bu kitapta “BE YAHU” başlığını taşıyan iki şiire yer verilmişti. M. Çavuş’un verdiği biyografide şu düşünceler dikkat çekiciydi:
“Bulgaristan Türkleri şiirinde yepyeni bir ekol bilinen şairin tüm şiirleri gazete ve dergi sayfalarında kalmışlardır. Şair ve araştırmacı Mülâzim Çavuş’un gayretli çalışmaları sonucu Ayrantok arşivinin bir bölümü ele geçmişse de kitap halinde yayımlanmalarına müsaade edilmemiştir.” (Adı geçen antoloji, s. 77).
Burada kitabın yayımlanmasına kimlerin müsaade etmediği söylenmemiş ama tahmin edebileceğiniz gibi komünist rejimin sansürü kast edilmektedir. İstanbul’da oturan Niyazi Hüseyin Bahtiyar’ın hazırlayıp yayımladığı “Balkanlarda Türk Ünlüleri” kitabının ikinci cildinde üçüncü kez Aliosman Ayrantok biyografisi verilmiştir. Dikkatimizi çeken cümleleri buraya alıyorum:
“Sovyet idaresinin asıl niteliğini bilmeyen halk coşkuluydu. Kitlelerle birlikte Ayrantok da bu yeni ortama uyum sağladı ve kaleme aldığı yapıtlarında bu sevinci konu edindi. Bulgaristan Türklerinin yeni edebiyatına öncülük etti, hizmetlerde bulundu, onu tekrar canlandıran ilk piyonerlerden biri oldu.” (N.H. Bahtiyar, “Balkanlarda Türk ünlüleri c. 2, ).
Burada “bu sevinci konu edindi” demek yeterli değildir, “bu sevinci dile getirdi” demek daha doğru olur. Aşağıdaki örnekler bu fikrimi doğrulayacaklardır:
Biraz da geçelim yeni hayata
Kalmadı dünyada o eski marda
Sosyalist rejimde ön ayak ol da
Dostların elinden tutar mı dersin?

Ayrantok, bir dert var gizli dilinde
Açık yaz bu şirin ecdat ilinde
Kardeşin gidiyor hicret selinde
Akıbet ölümden beter mi dersin?
(İ. Tatarlı, Antologiya, Sofya, 1960, s. 31)

Göçmenliğin olumsuzluklarını bizzat yaşamış olan A. Ayrantok, İstanbul’da öğrenim görüp oraya yerleşme fırsatını değerlendirmemiş, Dobruca’daki soydaşlarının arasında yaşamayı, onları tenvir etmeyi tercih etmiştir. 1934-1938 yıllarında gerçekleşen Romanya Türklerinin göçüne de çok üzülmüş, hattâ bu göç esnasında Romen makamlarının göçen Türklere uyguladıkları rüşvet ve soygun politikalarını, her türlü yolsuzlukları tenkit etmek amacıyla Mehmet Conla birlikte 1937 yılında Silistre şehrinde ÇARDAK gazetesini çıkarmaya başlamışlardı. Kızıl ordunun 1944 yılında Bulgaristan’a girmesi, Georgi Dimitrov’un devletin başına geçmesi konularını Sofya’da çıkan Yeni Işık gazetesinde 1949 yılında yayımlanan “Dokuz Eylül Kurtuluş Bayramı” ve “Büyük önder Georgi Dimitrov” başlıklarını taşıyan şiirlerinde işlemiştir. Bu şiirler tabii ki slogancı, deklaratif ve methiyeci şiirlerdir ve estetik yönden günümüzün şiir anlayışıyla değerlendirilemezler. Şunu unutmamalıyız ki, o yıllarda Dobruca’da olsun, Deliorman’da olsun okumuş insanların sayısı çok azdır ve yeni kurulan komünist rejim ne pahasına olursa olsun eğitimli insanlardan yararlanmak istemiştir. Büyük bir olasılıkla bu tür şiirler ısmarlama şiirlerdir ve belki de baskı sonucu yazılmışlardır.

1997 yılında T.C. Kültür Bakanlığınca yayınlanmış olan TÜRKİYE DIŞINDAKİ TÜRK EDEBİYATLARININ ANTOLOJİSİ kitabının 8. Ciltinde Bulgaristan Türkleri Edebiyatına yer verilmiştir. Bu kitapta da A. Ayrantok’a bir sayfa tahsis edilmiştir. Sofya ve Ankara Üniversitesi üyelerinden Prof. Hayriye Memova, Ayrantok’un iki şiirini sunmuştur.
Kırcaali’de çıkan ALEV dergisi de 27. sayısında Aliosman Ayrantok’un jübile ölüm yılına bir buçuk sayfayı kapsayan bir yazı sundu ki, bu girişimlerinden dolayı dergi yönetimi edebiyat severlerin takdirini fazlasıyla hak etmiştir. Yazıyla birlikte şairin bir fotoğrafına da yer verilmesi pek isabetli olmuştur. Yazının sonunda düşülmüş olan kısa not da şiir severleri ümitlendirmektedir:
“ALEV kültür dergisi, Aliosman Ayrantok’un yapıtlarının bir kitap halinde yayımlanması konusunu sürekli gündeme getirip elinden geleni yapacaktır.”
Buraya kadar dört Bulgaristan aydınının Dobruca şairi A. Ayrantok’a dair düşüncelerine kasıtlı olarak yer verdim. Onların genç nesiller tarafından bilinmesi gerektiği gibi bizim düşüncelerimize de ışık tutacağını düşündüm. Benim Aliosman Ayrantok’un şiirine ve kişiliğine karşı ilgi duymamın nedeni sadece branşımın Türk dili ve Edebiyatı olmasından kaynaklanmıyor tabii. Benim Türklük Bilimine (Türkoloji) karşı merakım gönlümün gözlerini Kuzey Türklerine yöneltmişti. Hem Kırım, hem Kazan Tatarlarının tarihine ve edebiyatına karşı ilgi duyuyor ve bu dillere dair bilgilerimi sürekli derinleştiriyordum. Kazan şairlerinden Abdullah Baştu, Abdullah Tukay, Kırım şairleri Mehmet Niyazi ve Musa Celil gibi şairlerin hayat ve yaratıcılıkları hakkında bilgi sahibi olmuştum. Aliosman Ayrantok-Toktamaz’ın bir Kırım Türkü oluşu, 1929-1930 ders yılında benim doğduğum Pirlicamimahalle (Boraçevo, daha sonra Glavantsi) köyünde öğretmenlik yapmış olması araştırma merakımı daha da kamçılamıştır.
On yaşlarında iken Aliosman Ayrantok’un öğrencisi bulunan Glavantsili adaşım İsa Şakiroğlu, büyük bir memnuniyetle hocasının İstanbul’da okumuş bilge bir kişi olduğunu ve Camimahallesi’nde Romenler tarafından inşa edilen yeni “işkola”da (okul) çocuklara “Başını Vermeyen Şehit” piyesini oynattığını, köy insanlarının ilk defa bir piyes seyrettiklerini, başında Atatürk şapkası taşıdığını gurur ve memnuniyetle anlatıyordu. İsa Şakiroğlu’nun babası Hafız Şakir de bir süre İstanbul’da okumuş olduğundan Aliosman Hoca ile tanışıyorlarmış. Ben onun köyümüze öğretmen olarak gelmesinde bu tanışıklığın da rolü olduğunu düşünüyorum. Köyümüzün insanları, Aliosman Ayrantok için “Tatar Oca” lâkabını kullanıyorlarmış.
 “Başını Vermeyen Şehit” eseri aslında piyes değil, büyük hikâyeci Ömer Seyfettin’in yazdığı masalımsı bir uzun hikâyedir ve içindeki diyaloglar nedeniyle dramatizasyon işi için tam da biçilmiş bir kaftan gibidir. Şunu da belirteyim ki, İsa dedemiz 1920 yılında doğmuş olup 90 yıl yaşadı ve Çorlu’da vefat etti. Çok terbiyeli, çok ağır başlı, çok da saygın bir insandı. Kız kardeşimin de kayın pederiydi. Şimdi bu bilgi üzerine bazı kişiler hemen Tatar olduğumu düşüneceklerdir, oysa böyle bir şey yok. Ancak İsa dedenin de mensup olduğu Tatarlar sülâlesi köyümüzün saygın bir sülâlesi idi. Yerli Türklerle nikâh bağları kurup karışmışlar ve ana dilleri olan Tatarca’yı da unutmuşlardı.

Bu yazımızda Aliosman Ayrantok’un hayatı hakkında bilinenleri tekrar edip yazımızı ağırlaştırmak istemiyorum. İlgilenenler antolojilerden ve internette paylaşılanlardan yararlanabilirler. Okuyucularımız haliyle şairimizin ailesi, kişiliği ve yaratıcılığı ve yaşadığı zaman
a dair daha fazla bilgi sahibi olmayı isteyeceklerdir. Benim kaygım işte o istekleri bir nebze olsun karşılayabilmektir. Bu görevi yaparken bazı bilinenler yinelenmiş olabilir, o nedenle okurlarımca mazur görülmeyi şimdiden temenni ediyorum. Antolojilerde A. Ayrantok’un Silistre’nin Beypınar (Sredişte) köyünde doğduğu ve Dobriç’in Yurtluk (Onogur) köyünde öldüğü yazılır. Burada şairin neden Onogur köyünde öldüğü sorulabilir. Bunun cevabını Meliya Tat hanım veriyor:
Şairimizin ilk eşi öldükten sonra ikinci eşini Onogur’da buluyor ve ömrünün sonuna kadar orada kalıyor. Ayrantok’un bir kızı Türkiye’ye göç edip İstanbul Paşabahçe’ye yerleşmiş ve 2012 yılında orada 89 yaşında vefat etmiştir. Bu bayanın adı Saber olup 1923 doğumludur. Her halde orada torunları da vardır.
Evet, şairimiz Aliosman Ayrantok, Dobruca’da yerli Türklerle Kırım Türkleri arasında nam salmış Kırım kökenli iki şairimizden biridir. Diğerinin adı Mehmet Niyazi’dir. Her ikisi de birbirinden habersiz 1878 yılında dünyaya gelmişler, her ikisi de İstanbul’da öğrenim görüp tekrar hemşerilerinin yanına dönmüşlerdir. Her ikisi de Karadeniz ardını kasıp kavuran ve Kafkas Müslümanlarını darmadağın eden Rus kılıcından kaçan çilekeş ve cefakâr Kırım Türklerinin ahfatları olup Dobruca Türklerine eğitim ve kültür hizmeti vermişlerdir. Aralarındaki farklar şunlardır:
Mehmet Niyazi Kuzey Dobruca’nın, Köstence şehrinde doğup hizmet vermiş ve şair olarak tanınmış, Aliosman Ayrantok ise Güney Dobruca’da ve özellikle Silistre ilinde öğretmenlik yapmış ve şiirler yaratmıştır. Mehmet Niyazi, Hak’ka 1931 yılında yürüdüğü halde, A. Ayrantok 1952 yılında vefat etmiştir. Romanya’daki Kırım Türk toplumu milli şairlerine daha o zaman gereken saygıyı gösterip anıt taşı dikmiş, Güney Dobruca Türkleri Ayrantok’un mezarına bir yazıt bile koyamamış ve bugün orman içinde kalan mezarı dahi tespit edilememektedir.
Bu ayıbı birilerinin temizlemesi gerekir ama kimler taşın altına ellerin sokacak? Bana sorarsanız bu görevi herkesten önce şairin Yurtluk (Onogur) köyündeki ve de Türkiye’ye göç etmiş olan akraba ve öğrencileri üstlenmelidir. Şairin doğduğu köyün (Silistre’nin Beypınarı-Sredişte) sakinleri arasında da yakınları ve öğrencileri ve sevenleri vardır. Bu davaya onların da seyirci olarak bakmaması gerekir. Şairin köydeşi Meliya Tat Hanım onun şiirlerinden küçük bir derleme yapıp köydeşlerine dağıtmış, bazı bilgi ve bilinmeyen şiirlerini de internet sayfalarında paylaşmış. Bu, başlı başına bir duyarlılık, sorumluluk ve özverilik örneğidir ve herkesçe mutlaka takdir edilmelidir. Kendilerini Kırım Türkü veya Tatarı olarak vasıflandıran aydınlarımızın da kişiliklerine yakışır şekilde bu davaya omuz vermeleri gerekir.
 Ben Mayıs sonu ve Haziran başında Bulgaristan’da bulundum, birçok etkinliklere katıldım. Bu arada Dobriç dönüşü eşimle birlikte Karapelit-Silistre yolunu takip ederek şairimizin vefat ettiği Yurtluk (Onogur) köyüne uğradım. Sarınebi (Balik) köyünün kuzeyinde yer alan Onogur köyü ana yola birkaç km mesafede yeşillikler içine gömülmüş küçük ve şirin bir köy. Köyün küçücük meydanı asfalt döşenmiş ve yanda görünen binalar da taze badanaları ve temizliği ile dikkat çekiyor. Otomobilimi sağda uygun bir yere park edip fotoğraf makinemle alelacele birkaç fotoğraf çektim. Ipıssız bir köy. Sokaklar boş, evler boş. Ne çocuk, ne yetişkin, ne yaşlı insan var. Oysa zaman ikindi ile akşam arası. Yamaca konmuş olan köyün meydanından kuzeye bakınca yemyeşil bir vaadi, duvar gibi uzanan kayalıklar ve yeşillikleri giymiş bir köy. Daha sonra vadinin meşhur Kurudere, köyün de Baraklar (Bakalovo) olduğunu öğreniyoruz. Fotograf makineme bu güzellikleri depoluyorum. Son göç dalgası burayı da fena vurmuş olacak ki, konuşacak, danışacak insan bulamıyoruz.
Köyün nereye kadar devam ettiğini anlamak için tekrar virajlı asfalt yolca ilerliyoruz. Köy hemen sona ermiş ama geri dönmeye yer yok. Birkaç dakikada kendimizi Baraklar’da buluyoruz. Orada öğrencilik arkadaşım var. Onu ararken DPS (HÖH) kurucusu Necmettin Hakla karşılaşıyoruz. Orada yarım saat kalıp tekrar Onogur’a dönüyoruz. Bu kez yol boyundaki bir evde bir kadınla bir erkek görüyoruz. Onlara cami imamını görüp görmediklerini soruyoruz. Cami işlerine Nejdet Hoca’nın baktığını söylüyorlar. Durduğu evi gösteriyorlar, orada da bulamıyoruz. Ben, minaresiyle Kırımlı olduğunu duyuran cami ve minarenin, bazı sokakların ve evlerin resimlerini çekiyorum. Nejdet Hoca orada da yok. Yaşlı kadın, Aliosman Hoca’nın mezarının Eski Mezarlıkta olduğunu, yeni mezarlığın da köy çıkışı sağ tarafta olduğunu söylüyor. Köy idarecisi namına kimseyi bulamadan çaresiz ve tatminsiz ana yola doğru sürüyoruz kır beygirimizi”.
 Mermer taşlarıyla dikkat çeken Yeni Mezarlık’ın hizasına geldiğimizde yolun sol tarafında duran eşek arabasını ve ot biçmeye çalışan sahibini görüyoruz. Arabayı oracıkta stop ederek yaşlı adama doğru yürüyorum. Bana Cami imamı Necdet Hoca olduğunu söyleyince dünyalar benim oluyor. Nihayet bir şeyler sorabileceğim, şairimiz Ayrantok hakkında bilgi alabileceğimiz “en-yetkili” kişiyi bulmuştum. Necdet Hoca’nın Ayrantok’un öğrencisi olduğunu, onun şiirlerinden birçok şiir bildiğini bana Meliya Hanım da yazmıştı. Şimdi bu adamla göz göze, kol kolaydık. Her şeyden önce Aliosman Hocanın mezarını görmek istediğimi bildirdim kendisine.
-
Mezarı bulamayız, dedi, onun bulunduğu Eski Mezarlık şindi orman oldu, gürlük içinde kaldı. Taşında yazı da yok. O gömüleli 60 sene oldu. Bir kere Mülâzım Çavuşla Mehmet Çavuş gelmişlerdi. O zaman benim büyük oğlumun düğünü vardı. Gittik, bulduk ama o günden beri çok sene geçti…
-Nasıl bir adamdı Aliosman Hoca?
-Çok bilgili bir adamdı. Kendi kafasından şiirler yazar bize üüredirdi. Çok kişinin üstünde emeği vardır onun. Bana sadece okuma yazma üüretmedi, Kuran da üüretti. O zamannar bizim küüde rüştiye yoktu. İyi okuyannarı Telerik (Has Köseler) küüne yollarlardı. Aliosman Hoca beni de yollamak istedi amma bubam razı olmadı. Keşke benim payım olan on dönüm tarlayı satıp ta beni Teleree yollasaydı…


27 Eylül 2012 Perşembe

TÜRKÇE'NİN SARMAŞIKLARI

TÜRKÇE'NİN SARMAŞIKLARI
Bulgaristan Türkleri'nin Şiirinden Seçmeler


Hazırlayan: Sabahattin BAYRAMÖZ
Kültür Bakanlığı, Ankara 2002

Sayfa 257-258'den:

HASBİHAL / ŞAİR RECEP KÜPÇÜ

Hadi dost bildiklerim,
Yürüyelim.

Ben durgun sulara istemem yansımak,
Akar suları severim,
Akar sular gibi
Akar giderim yolumda yaya yapıldak.
Çıkın siz de, siz de çıkın,
Çıkın gizlendiğiniz kuytudan.
Esen rüzgarın sessizliği
Uyandırır uyandırmaz uykudan,
Şöyle, seher vakti düşelim yollara
Canınız sıkılmaz benimle yürürseniz;
Aç ve susuz kalsanız da ara ara,
Mevsimine göre ahududu toplarım size
Fındık toplarım.
En berrak,
En temiz kaynaklardan
Su getiririm size avuçlarımın içinde
Aç komam, susuz komam sizi,
Üzülmeyin,
Ben alelade insanlardan öğrendim
Değerini, yüceliğini kardeşliğin...
Ortalığın karardığına aldırmayın,
Gözlerimin feri aydınlatacak yolunuzu.
Sarışın kız örneği ay da doğar biraz sonra,
Ağaçlar altına çekilen ürkek karanlıklara
Terk ederiz uykumuzu...

Hadi dost bildiklerim,
Yürüyelim.

Yollar, yürüyen yolcuları sever,
Yollar, yolcuları varsa gülümser.

Bir gün sona erince tuttuğumuz yol,
Bilirim, ürkeceksiniz birden bire,
Zira herşeyin sonudur insanı tedirgin eden:
Dostlukların sonu
Aşkların sonu
Yolların sonu...
Fakat ürkmemek gerek, asıl mesele,
Çiğnenmiş yolun bitişinden öte gitmekte,
Biz gitmeliyiz,
Kalblerimiz pusula olacak oradan öte...

şiirin devamı var, o da kitapta değerli dostlar...BTG






12 Eylül 2012 Çarşamba

SOFYA CAMİ'SİNİN EYLÜL 2012'DEKİ HALİ

Sofya Banyabaşı Camii'nin Eylül 2012 deki durumu, tamir-restorasyona başlanmış ancak Sofya Belediye'si bazı izinlerin alınmadığı gerekçesiyle durdurulmuş! Bakalım ne zamana kadar devam edecek. 


2 Ağustos 2012 Perşembe

Nüvvab İmam Hatip Lisesi Yeni Eğitim Binasına Destek Kampanyası

Muhterem Müslümanlar,
Başmüftülüğümüz her yıl Ramazan ayının son haftasında İslâmî Eğitim Haftası münasebetiyle İslâmî eğitime yardım kampanyası düzenlemektedir. Bu yıl 13-19 Ağustos tarihleri arasında düzenlenecek olan kampanya esnasında toplanacak yardımlarla Şumnu (Şumen) şehrinde 1922 yılında kurulan ve 40 yıllık kesintiden sonra 1990 yılında tekrar açılan Nüvvab İmam Hatip Lisesinin eğitim ve yurt binasının inşaatı başlatılacaktır. Yıl sonuna kadar inşaata başlama zorunluluğu olduğu için İslâmî Eğitim Fonundaki yardımlar bu yıl okulumuza tahsis edilecektir.

Bu kampanyamızı daha iyi bir şekilde duyurabilmek için siz değerli medya mensuplarının yardımları son derece büyük öneme sahiptir.

Bu konudaki gayretlerinize inanıyor, çalışmalarınızda başarılar diliyorum.
Saygılar sunarım...
Vedat S. AHMED
Bulgaristan Başmüftü Yardımcısı


Bulgaristan Müslümanları Başmüftülüğü
27 Bratya Miladinovi Str., 1301 Sofia, BULGARIA
Telefon:+359 2 981 60 01; Fax:+359 2 980 30 58
GSM: +359 894 64 28 35; E-mail: v.ahmed@genmuftibg.net
Web: www.genmuftibg.net
 
 
Değerli Müslümanlar,
Değerli Vatandaşlar!

Bulgaristan Müslümanları Başmüftülüğü ve Şumnu Nüvvab İmam Hatip Lisesi yönetimi olarak sizlere ve bütün iyi niyetli kimselere seslenerek Avrupa standartlarına uygun yeni ve çağdaş bir okul binası ile öğrenci yurdunun inşaatı için gerekli mali yardım toplama kampanyasına katılmamız çağrısında bulunuyoruz.
Yeni inşa edilecek olan 4 katlı okul binasında dört sınıf odası, bilgisayar odası, kütüphane, öğretmenler odası, okul idaresi ve yardımcı personele ait odalar, spor salonu, sağılık odası bulunacaktır.
Okulun 150 öğrenciyi barındıracak yurdunda her biri iki veya üç yataklı, lavabo ve banyo bölümleri, çalışma bürosu ve dolabı olan odalar bulunacaktır. Erkek ve kızlara ait olmak üzere iki bölümden ibaret olacak binada 150 kişilik yemekhane bulunacaktır.
Okulumuzun şanlı bir geçmişi ve parlak bir geleceği olan bir ilim ve irfan ocağı olduğunu söyleyebilmek için geçmiş yıllar içinde bir sıra deneyimler edindik, gelenekler oluşturduk.
Her gençte var olan iyi ve güzel meziyetleri geliştirmek amacıyla bu sloganımızın pek manidar olduğuna inanmış bulunuyoruz.
Bugün siz, saygıdeğer dindaş ve vatandaşlarımızın gönlünüzden kopan belli bir miktar yardımı bu hayırlı girişimimize katılarak bu kutsal davamızda hep beraber olduğumuzu göstereceğinize inanıyoruz, zira biz daima Müslüman insanlarımızın iyi niyetine görmüş ve inanmışızdır.

Mübarek Ramazan günlerimizin verimli olması dileklerimizle.
Banka Hesabımız:
SODU NÜVVAB
IBAN: BG22UBBS85411010055403 BIC: UBBSBGSF

18 Temmuz 2012 Çarşamba

KOMÜNİZM DÖNEMİNDE BULGARİSTAN'DA TÜRKÇE YAYINLANAN BİRKAÇ KİTAP-2

Yazar: Boris Nedkov
Kitap adı: Balgariya i sasednite i zemi prez 12-ti vek spored İdrisi
(İdrisi'ye göre 12. yüzyılda Bulgaristan ve ona komşu oaln yerler)
Dili: Bulgarca, Basım yeri ve tarihi: Sofya 1960

Yazar: Elin Pelin
Kitap adı: Seçilmiş hikayeler
Dili: Türkçe

28 Haziran 2012 Perşembe

BİRLİĞİMİZ NEYE DAYANACAK?


Birliğimiz neye dayanacak?
Basri Zilabid
Yıllardır bu yazıyı yazmamak için kendimi frenliyordum. Ne zaman bir yazı yazmak istesem hep bu konu “beni ne zaman yazacaksın” dercesine devamlı rahatsızlık veriyordu. Ben ne kadar kaçsam da o beni kovalayacak, çünkü bu mesele “bizim” temel meselemiz... “Birlik meselesi.”
Bu konu her zaman gündemdir ve hiçbir zaman önemini ve sıcaklığını kaybetmez. İstanbul’daki üniversite hayatımdan sonra dokuz yıl – tam da HÖH’ün iktidar ortağı olduğu dönemlerde – Sofya’da arkadaşlarımızla beraber kurduğumuz bir sivil toplum kuruluşunda çalıştım.
Bulgaristan Türklerinin kendi aralarında “birliği” etnisiteye dayandırdığını gördüm. İnsanların ana müşterekleri “Türk” olmaktı. Burada din bile ikincil bir öneme sahipti. Dünya görüşlerinin neredeyse hiçbir anlamı yoktu. Bir solcu ile bir milliyetçi ve bir islamcı “Türklükleri” sebebiyle bir araya gelip diğer görüşlerini kendine saklayabiliyordu. Ben buna “Etnisite Birliği” diyorum.
Türklerin, Pomaklar ve Çingenelerle ilişkisine gelince, onlarla olan birlik meselesi “din birliği” çerçevesinde işliyordu. Ancak bunun topluluklar arasında çok güçlü olduğunu söyleyemeyiz.
Dışarıdan sosyolojik olarak baktığımızda – Başmüftülük hariç – seküler bir kuruluş olarak Hak ve Özgürlükler Hareketi (HÖH) aslında Bulgaristan’daki sadece Türkleri değil 3 Müslüman topluluğunu bir araya getirmektedir. Ve bir anlamda “Din Birliği”ni oluşturmaktadır. (HÖH içerisindeki az sayıda Hıristiyan Bulgarların mevcudiyeti genel görüntüyü bozmaz onlar istisnalardır.) Ancak bu “Din Birliği” dediğimiz şey sadece görünürde oluşmuş bir neticedir. Üç toplumdan hiç biri bu netice hâsıl olsun diye HÖH’e oy vermemektedir. Ya ne için oy vermektedir? Siyaset arenasında hak ve özgürlüklerini müdafaa etme iddiasında olan “tek” parti oldukları için. Burada oy verenler parti ile ilişkilerini “Menfaat Birliği”ne dayandırmışlardır. Bir manada, “oyuma karşılık hak ve özgürlüklerimi savunup elde etmeni talep ediyorum”, demektedirler. Bu talepleri karşılanmış mıdır veya ne kadarı karşılanmıştır, sorusuna cevap ne yazık ki olumsuzdur. Eğer cevap olumlu olsa idi biz bugün “birlik meselesini” konuşmuyor olacaktık.        
Âcizane kanaatimce Balkanların tamamında olduğu gibi Bulgaristan’da da Türklük siyaseti yerine İslam siyaseti güdülmelidir. Türklük siyaseti Pomak ve Çingene kardeşlerimizi bizden uzaklaştırmaktadır, onları İslam siyaseti ile kucaklamak ve eşit Müslüman kardeşler olarak ilişkilerimizi geliştirmek durumundayız. Türkler kendi aralarında “Dil Birliği”ni, Bulgaristan Müslüman toplumu olarak ta aralarında “Gönül, Fikir ve İş Birliği”ni tesis etmek için çalışmalıdır. Gönül, fikir ve iş birliğini biraz açacak olursak, gönül birliğinden Türk, Pomak ve Çingene’nin birbirine saygı ve sevgisini, fikir birliğinden ülkü ve ideal birliğini, iş birliğinden zenginliği paylaşma ve arttırma anlaşılmalıdır.
Kanaatimce birliğimizin temeline etnisite birliği yerine din birliğini, Türkler arasında dil birliğini, Müslüman toplum arasında gönül, fikir ve iş birliğini sözde değil uygulama olarak gerçekleştirdiğimiz zaman epey bir yol kat etmiş olacağız. 

26 Haziran 2012 Salı

FİLİBE PERŞEMBE PAZARI CAMİİ, ŞUAN RESTORANT!!!

DUPNİTSA CAMİİ, ŞUANDA MÜZE!


BULGARİSTAN'DA NE KADAR OSMANLI VAKIF ESERİ VARDI!?

BALKANLARDAKİ TÜRK MİMARİ
ESERLERİNDEN ÖRNEKLER

Bulgaristan'da Osmanlı dönemine ait mimari eserler.
Not: Ne yazık ki bunların bir çoğu günümüzde mevcut değil.

Dini yapılar (Cami-Mescit, Tekke, Türbe) sayısı: 2557
Eğitim müesseseleri (Medrese, Mektep, Darul Kurra, Kütüphane): 419
Ticari müesseseler: 136
Askeri müesseseler: 6
Sosyal müesseseler (İmaret, Hamam, Saat Kulesi, Çeşme, Köprü, Hastahane, Saray):221
TOPLAM: 3 339 

RUSÇUK TARİHİ

Osmanlı İdaresinde
Bir Balkan Şehri
RUSÇUK

22 Haziran 2012 Cuma

BALKAN SAVAŞI'NA KADIN ELİ DEĞİNCE...

Balkan Savaşı Rumeli topraklarımızda feci kayıplara yol açmıştı. Peki, eli boş mu çıkmıştık savaştan? Hiçbir şey öğrenmeden, tecrübe etmeden...

Asla! Düşmanın boşalttığı umut sandığını kadınlarımız doldurmuştu sabırla, fedakârlıkla. Onların sosyal hayattaki rolü bu savaşta yaşanan panikle yeni bir boyut aldı; adeta şaha kalktı. Cephedeki askerler için giyecek ve para yardımı organizasyonları düzenleyen kadınlar, öte yandan gönüllü hastabakıcılık yaptılar. Sadece fiili değil, entelektüel bir mücadeleydi onlarınki. Çünkü biliyorlardı; kadın eli değen yer, cephe de olsa çiçeklenirdi. Toplantılar düzenleyerek hemcinslerini bilinçlendirme faaliyetlerine giriştiler. İşte bu toplantıların en önemlilerinden biri, Müdafaa-i Millîye Cemiyeti Hanımlar Heyeti tarafından hayata geçirilmişti. Toplantının mimarları ise Petersburg Üniversitesi'nde öğrenci olan 4 Müslüman kadındı: Ümmü Gülsüm Kemalova, Rukiye Yunusova, Meryem Yakubova ve Meryem Pataşova. Hilâl-i Ahmer'e (Kızılay) yardım etmek ve kadınları uyanışa çağırmak üzere ülkeye gelen ve 5 ay süreyle Kadırga Hastanesi'nde hastabakıcılık yapan bu 4 genç kadının düzenlediği toplantıda Halide Edip, Fatma Aliye, Nigâr Hanım, Fehime Nüzhet, İhsan Raif gibi isimler halkı bilinçlendiren ufuk açıcı konuşmalar yaptılar. Vaktiyle kitaplaşan bu konuşma metinleri şimdi de yeni harflerle yayınlandı. Savaş döneminin yarattığı mücadele ruhuna ve savaşa değen kadın eline yıllar sonra da olsa dokunmak için dikkate değer bir kayıt... Haydi, uzatın elinizi!

BALKAN SAVAŞI'NDA KADINLARIMIZ Şefika Kurnaz
Ötüken Neşriyat -2012. 144 sayfa /10TL
Kaynak: Derin Tarih Dergisi, Haziran 2012 sayısı, İstanbul

15 Haziran 2012 Cuma

İstanbulda Bulgar Vakfına Ait Yerler Sahiplerine İade Edildi

Osmanlı bakiyesi olan Türkiye devamlı eski reayasına adaletle, iyilikle yaklaşıyor, çünkü büyüğe küçük hesaplar peşinde koşmak yakışmaz, ama onların ülkelerindeki müslüman azınlığa hiç tahammülleri yok. Gelir getiren vakıf mallarımızın iade...sini bırakın bugün Osmanlı camilerine Bulgar devleti el koymuş durumdadır. Örnek mi: Samokov Camii, Köstendilde 2 cami, Eski Zağra'da Hamza Bey camii, Vraca Camisi, Dupnitsa Camisi, Karlova Camisi bizim bildiklerimiz... Basri Zilabid, BTG Editörü

AJANS BG'de Yayınlanan Haber:
Şişli’nin göbeği Bulgar Vakfı’na verildi

Türkiye’nin en büyük sorunlarından olan ‘Azınlık Vakıflarına ait taşınmazların iadesi’yle ilgili 28 Ağustos 2011 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan Kanun Hükmünde Kararname (KHK), yürürlüğe girdi ve mülkler el değiştirmeye başladı. Azınlık vakıfları içinde yer alan Bulgaristan Ortodoks Eksahlığı Vakfı, İstanbul’daki 11 taşınmaz için başvurmuştu ve başvuru Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından değerlendirildi. Bu değerlendirme sonucunda ise toplam 7 taşınmazın Bulgaristan Ortodoks Eksahlığı Vakfı’na geri verilmesine karar verdi.
Peki geri verilecek taşınmazlar arasında neler yer alıyor?
Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün değerlendirmesine göre Beşiktaş’ta Portakal Sokak’taki eski Eksahlık binası, Feriköy’deki Bulgar Mezarlığı, Balat’taki Papazhane ve Şişli’de 4 arazi. Burada dikkat çeken en önemli nokta Şişli’de bulunan 4 farklı taşınmaz.
Hastane verilmedi
Bu taşınmaz incelendiğinde ortaya çok çarpıcı bir nokta çıkıyor.Bu arazilerden birtanesi 59 bin metrekare ve tam da E-5’nin yanında. Şu anda bu arsanın üstünde Şişli Endüstri Meslek Lisesi, Şişli Anadolu Teknik Lisesi, Bahçeşehir Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu bulunuyor. Arazi Abide-i Hürriyet Caddesi, E-5, Çağlayan Meydanı ve Darülaceze Caddesi arasında kalıyor.

Bulgar Vakfı’nın bir başka beklentisi ise Bulgar Hastanesi ile ilgiliydi. Şu anda Türkiye Gazetesi Hastanesi olarak faaliyet gösteren arazinin ve binanın da vakıfa ait olduğu gerekçesiyle Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne başvuruda bulunulmuştu. Ancak Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün bu başvuruyu kabul etmediği ortaya çıktı.
İşte verilmeyen arazinin hikayesi
Bina 1894 yılında, Ragıp Paşa tarafından yaptırıldı. Söz konusu hastane Sultan II. Beyazıt Han’ın vakıf arazisi üzerine yapıldıktan sonra Sultan II. Abdülhamit tarafından Bulgar tebaya verildi.

1936 beyannamesinde ise arsa Evlogi Georgiev Vakfı adına işlendi. Ancak 1980’li yıllara gelindiğinde vakıfta yönetim sorunu yaşandı. 1993-2007 yılları arasında Bulgaristan Ortodoks Eksahlığı Vakfı’nda yönetim kurulu üyelisi olan Bojidar Cipof bu sorunu şöyle anlatıyor, “Bulgar Hastanesi binasının esas sahibi “Evlogi Georgiev Vakfı” idi ve uzun yıllar mevzuata aykırı bir biçimde ve mütevelli heyetsiz olarak çalıştı. Hastaneyi elde tutan ve nemalanan birkaç Bulgar Cemaati mensubu ile Bulgar Başkonsolosluğu ’nun elemanlarınca yönetilmekteydi. Mütevelli heyeti oluşturulması hakkında defalarca uyarılmalarına rağmen aynı şekilde devam edildiği için “5 Temmuz 1988’de Saat 15.30“da tutulan bir tutanakla Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından el konuldu ve mazbutaya alındı. Belgelere göre bu arsa “Evlogi Georgiev Vakfı”na ait. Bu vakfın ise yönetimi yok. Dolayısıyla burada Bulgaristan Ortodoks Eksahlığı Vakfı’na bir söz düşüp düşmeyeceği belli değil.”
Bal-Göç Genel Sekreter Yardımcısı Kader Özlem: Vakıf Malları Konusunda Adım Sırası Bulgar Hükümeti’nde
Ankara hükümetinin İstanbul’daki Bulgar Ekzarhlığının vakıf mallarına ilişkin aldığı iade kararını değerlendiren Bal-Göç Genel Sekreter Yardımcısı Kader Özlem, ‘sıra Sofya yönetiminde. Bulgar Dışişleri Bakanı Türkiye’yi tebrik etti ama kendilerinin de sorumlulukları olduğunu unutmamalıdır. Bulgaristan Türklerini işlerine geldiği gibi görme eğiliminde olan Bulgar Devleti, uluslararası hukuku ise görmezden gelmeye devam ediyor’ dedi.
Kaynak: AJANS BG

14 Haziran 2012 Perşembe

ELVEDA BALKANLAR, İSMAİL BİLGİN

Balkan Savaşı'nın 100. yıldönümü münasebetiyle bu konuda yapılan yayınlarda hafifte olsa bir artış gözlenmektedir. Kitabın alt başlığında da dendiği gibi Balkanlar Unutulan Vatandı ama bundan sonra böyle olmayacak inşallah.
Roman'dan kısaca bahsedecek olursak, Bulgarlarla karşık bir köyde yaşayan yeni çocuk sahibi olmuş genç bir ailenin Edirne'ye göç etmeye niyetlenerek varını yoğunu yok pahasına sattıktan sonra köylüleriyle yola çıkmaları ancak geçmeleri gereken bir köprü üzerinde iken Bulgar çetesinin saldırısına uğramaları ile başlar. Kervanda bulunan herkes öldürülmüş sadece Belkıs ve bebeği Hicran kurtulabilmiştir.
Belkıs bebeği Hicranla dereyi, tepeleri, çamuru aşarak Edirne'ye varıp biricik kızını kurtarmak istemektedir. Ancak yorgunluktan yere düşüp bayılmış Edirne'ye doğru yola çıkmış başka bir kervanda bulunan Kibar Ana ve oğlu Halil tarafından arabalarına alınarak kurtulmuşlardır. Bin bir zorlukla Edirne'ye ulaşan kafileyi yine zor günler beklemektedir. Bulgar ordusu Kırklareli'ye girmiş Türk askeri bozulmuştur..sıra Edirne'ye gelmiştir. Şükrü Paşa Edirne'nin savunmasıyla görevlendirilmiş kendisinden 1 ay savunma yapması istenmesine rağmen 5 ay şehri tüm zorluklara rağmen savunmuş yardım ve iaşe gelmeyince teslim etmek zorunda kalmıştır.. Halk bu sefer de Edirne'den İstanbula göçe başlamış... Edirne günlerinde Belkısa ve Halile yardımcı olan yüzbaşı Cemal onlara ısrarla  İstannbula göç etmelerini tavsiye etmiştir. İstanbul yolculuğu çetin ve meşakkatlidir. Belkısın bebeği Hicran bu yolculuğa dayanamaz ve annesinin sırtında soğuktan vefat eder... zorlukla İstanbula ulaşan Kibar Ana, Halil ve Belkıs Sultanahmet Camiine yerleştirilir diğer muhacirler gibi ancak İstanbulda kolera kol gezmektedir.. Koleraya tutulan Halil de vefat eder.. İki kadın tek başlarına kalırlar. Bu arada İstanbul Hükümeti Çatalcaya kadar gelen Bulgarları geri püskürtme planları yapar Kuşçubaşı Eşref ve arkadaşları düzensiz birlikleri ile Bulgar ordusuna ani saldırılar yaparak onları geri püskürtür ve Edirne'yi tekrar ele geçirirler.
Çok yoğun duyguların yaşandığı bu romanı okurlarımıza tavsiye ediyoruz. Yazarına da eline sağlık diyoruz. BTG 

11 Haziran 2012 Pazartesi

ŞEMSİ PAŞANIN KADERİ, ZAİM AZEMOVİÇ

Şemsi Paşa'nın Balkan Kaderi
Yazar: Zaim Azemoviç
Türkçe

Şemsi Paşa Bişevaç
Yazar: Esat Şutkoviç
Boşnakça

BALKANLAR'DA OSMANLI DÜZENİ

Çirmen Sancağı Örneğinde
BALKANLAR'DA OSMANLI DÜZENİ
(15-16. Yüzyıllar)
Yazar: Dr. Sıddık Çalık


8 Haziran 2012 Cuma

Kitaplarımız neden Amerika’dan çıkıyor?

Bu yazıyı Stoyan Şivarov Beye ithaf ediyorum.
Teşekkürler!



Basri Zilabid

İstanbul’da geçen yüksek tahsil yıllarımda hocalarımız bize bazı temel İslamî kaynak eserlerimizin bugün Paris Biblitheque Nationale’de, Londra British Museum’da bulunduklarını hüzünle anlatırlarken bir gün benim başıma da benzer bir olayın geleceğini nasıl bilebilirdim.

Son günlerde işimden arta kalan zamanımı Nevrokoplu Mehmet Behçet Perim’e ve yazdığı kitaplara ayırdım. Hatta Bulgaristan Türkleri Kültür ve Hizmet Derneği’nin yardımıyla çok kısa bir zamanda Sofya Hatıraları isimli kitabını yayınlama imkânı elde ettik. Bu kitabı yayınladığımda Perim’in diğer kitaplarını henüz elde etmemiş ve okumamıştım. Bu sebeple bütün kitaplarını kütüphaneme kazandırmak için çalışmaya başladım. Türkiye’de bastığı kitaplar pahalı da olsa sahaflarda satılıyordu ama benim en çok merak ettiğim 1923 yılında Tuna kıyısındaki küçük Rahova şehrinde Osmanlıca olarak bastığı Bulgaristan Müslümanları -İçtimaî ve Siyasi Halleri- isimli kitabıydı.

İnternet üzerinden yaptığım katalog araştırmalarında bu kitabın Türkiye kütüphanelerinde bulunmadığını öğrendim. Sofya Milli Kütüphanesi Şarkiyat Bölümünde çalışan Osmanlıca uzmanı Stoyan Şivarov’a bir mektup yazarak bu kitabın orada olup olmadığını kontrol etmesini rica ettim. Bu konulara meraklı olan genç araştırmacı kitabın kataloglarda bulunmadığını ancak araştırmaya devam edeceğini bana bildirdi. Stoyan Şivarov’un ısrarlı araştırmaları sonucu ‘bizim kitabımız’ Los Angeles’te California Üniversitesi Kütüphanesi’nde çıktı. Aslı orada duruyor bizde ise fotokopisi mevcut! Üzerinde de “Fahri Bilge Kütüphanesi” yazan bir mühür bulunuyor.

Nasıl oldu da Rahova’da basılan bir kitap ne Türkiye’de ne de Bulgaristan’da bulunamadı da Amerika’da ortaya çıktı. Kitabın Amerika’ya yolculuğu aslında İstanbul’dan başladı.

“Ziraat Bankası'nda şube müdürlüğü yapması sebebiyle Anadolu'da birçok yeri dolaşan Fahri Bilge, gerçek bir kitapsever ve çok önemli bir koleksiyoner olarak tanınmış ve kendi adına bir kütüphane kurmuştu. Fahri Bilge öldükten sonra oğlu Aydın Bilge, birçok üniversite ile irtibata geçip babasına ait kütüphanenin bir kısmını satmak istemiş. Chicago Üniversitesi basma kitaplara talip olarak satın almış, yazma kitapları da Kültür Bakanlığı kendi bünyesine dâhil etmiş idi.” (Cemal Kalyoncu, “Müflis Bir Masonun Not Defteri”, Aksiyon Dergisi, sayı: 2 Ocak 2006 ) İşte bu paragraftan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu yılda Bulgaristan Müslümanlarına dair basılan bir kitabın nasıl elimizden çıktığını anlayabiliyoruz: babasının bin bir zorluklar çekerek topladığı kütüphanesini para için satan bir evlat… Kendi değerlerimize kıymet vermiyoruz. Ne yazık ki, bu sadece bir örnek bunun gibi daha niceleri var.

Artık bize düşen Mehmet Behçet’in bu ilk kitabını günümüz harflerine çevirip gerekli notlar ve açıklamalarla meraklı okuyuculara sunmaktır.

Buradan, Sofya’da tanıdığım ve geniş kütüphanelere sahip olduklarını tahmin ettiğim değerli Bulgaristan Türklerinden olan aydın büyüklerimize haddimi aşarak seslenmek istiyorum. Hal-i hayatta iken kütüphanelerinizdeki kitapları günden güne gelişmekte olan Sofya Yüksek İslam Enstitüsü Kütüphanesine bağışlamanız burada eğitim görecek öğrenciler tarafından uzun yıllar hayırla yâd edilmenize vesile olacaktır, bu hayırlı işe besmele çekmeniz ümidiyle …

DELİORMAN’DA KOCA YUSUF CANLANDI

 Koca Yusuf Spor ve Kültür Derneği Kuruldu



“Büyük efsaneyi görür gibiyim,
Tarih denizinde yürür gibiyim,
Eyvah, heyecandan ölür gibiyim,
Karalar Er meydanında.”

Gelmiş geçmiş en meşhur pehlivanlardan olan Koca Yusuf, Avrupa ve Amerika pehlivanların  sırtını yere vurarak cihan pehlivanı ünvanını almıştır.  Deliorman’da Şumnu’nun Karalar köyünde doğan efsanevi Türk güreşçisi 20 yaşında iken 1885 yılında, 26 senedir Kırkpınar Başpehlivanlığını elinde bulunduran Kel Aliço ile berabere kalmış, Aliço da sonrasında Koca Yusuf'un "başpehlivanlığa" layık bir yiğit olduğunu kabul ederek başpehlivanlığı devretmiştir. Karşısına çıkan hiçbir pehlivan kendisinden bu unvanı almaya muvaffak olamamışdır. Devrin meşhur pehlivanları; Adalı Halil, Kara Ahmet, Katrancı, Karagöz Ali, Memiş, Filiz Nurullah, Kurtdereli Mehmet ve Hergeleci İbrahim Koca Yusufla kapışmışlar, hepsi de Yusuf’un kendilerinden üstün pehlivan olduğunu kabul etmişlerdir. O, ustalığı, kuvveti, çevikliği yanı sıra  açık sözlülüğü, mertliği ve İslâm'ı yaşamadaki hassasiyetiyle de dikkatleri çekmektedir.
Şumnu’da,  6 Haziran 2012 (Çarşamba), saat 18:00’de ünlü deliormanlı pehlivanın adını taşıyan Koca Yusuf Spor ve Kültür Derneği kuruluş toplantısı düzenlendi. Toplantı açılışında kocayusufların yolunda giden, küçük yaşta, ama büyük başarılara imza atan Varna’nın Bulair köyünden 15 yaşında Milli Güreş Şampiyonu Sevgin Hasan, cihan pehlivanı fotoğrafını eline alıp yükseklere kaldırmakla bu tarihi toplantıya renk ve duygusallık kattı. Sonra Köklüce (Venets) cazgırı Hamit Hamit”Allah Alaaaah, illâllah, Alkışlarla diyelim maşallah…”diyerek, ve “...bir Er meydanı kurmak, sadece güreşi değil, insanlığı da öğretmektir”, diyen Eski Cuma cazgırı Enver Yahov,” Pehlivaaan, pehlivan, İşte meydan, işte pehlivan güreş meydanlarında okudukları dualarla toplantıda büyük heyecan yarattı.
Koca Yusuf Spor ve Kültür Derneği yönetimine oy vermekle 9 kişi seçildi:
1.      Koca Yusuf Derneği Başkanı Arif Vasvi -  İsperih’in (Kemallar) Kıpinovtsi köyünden Milli Güreş Şampiyonu
2.      Gülhan Rufat - Razgrad’tan, Dünya yarışmalarında üçüncülük kazanan, Beden Eğitimi Bölümü üniversite öğrencisi,
3.      Bayazit Kemal- Ruen Güreş Antrenörü, ekibi ile Türkiye yağlı güreşlerine katılan ve Bulgaristan yağlı güreş gösterilerinde büyük katkısı olan,
4.      Deçko İvanov Hristov -  1966 ve 1967  Bulgaristan Milli şampiyonu, uzun yıllar antrenörlük yapmış, Amerika-Bulgaristan çift vatandaşlığı var,
5.      Nurten Remzi - Koca Yusuf heykeli ve Koca Yusuf yağlı güreşler projelerini hazırlayan, Deliorman güreşleriyle ilgili panel, seminer ve arşiv yapan, Davul Zurna takımı kuran,
6.      İsmail Hilmiev Ebazerov - Koca Yusuf’un doğduğu Karalar köyü muhtarı, orada Koca Yusuf’un anıt taşını yaptıran ekip üyelerinden biridir,
7.      Ali Aliev Tarakçı - Razgrad’ın Ezerçe köyü güreş kulübü yöneticisi ve antrenörü, kız güreşçilerinden biri milli yarışmalarda ikincilik kazanmış, Sambo sporu Milli Şampionu,
8.      Hüsiet  Hamidova Hilmieva, Köklüce’den, ekonomi bölümü mezunu, babası güreşlerde cazgırlık yaptığından dolayı küçük yaştan seyirci olarak güreşlere giden, 
9.      Gülten İzedinova Recebova - sosyal sağlık bölümü mezunu, güreşsever ve yağlı güreşler  derneği kuruluşuna  ilgisi olan

Köklüce (Venets)’den Avukat Levent Zekeriev Ahmedov, Koca Yusuf Derneği avukatı ilan edildi. Dernek kuruluşuna katkıda bulunan ve kurucu olanların arasında bulunan Kaolinovo’dan Sevgin Lütfi Hilmi, Eski Cuma’dan, 1957 yılında Moskova’da Dünya yarışmalarında üçüncülük kazanan İvan Angelov İvanov, NÜVVAB öğretmeni Celil Celil, Şumnu’dan Yono Tsenov, Emel Seyhan, Cengiz Tefik, Cahide Ercan,  Burgas’tan 2 kez dünya yarışmalarında üçüncülük kazanan Donço Jekov, Hitrino’dan İlhan Mustafa ve Seniha Hanım, Aytos’tan Güreş Antrenörü Rujdi Ahmet gibi Kuzeydoğu Bulgaristan’ın farklı farklı belediyelerinden aydın kişi ve güreşseverler vardı.
Koca Yusuf Spor ve Kültür Derneği kurulunca, Karalarlı Yusuf", "Şumnulu Yusuf", "Büyük Yusuf", “Terrible Turk” (Korkunç Türk) olarak tanınan ve bilinen, iri gövdesi, güreş becerisi, gücü ve sporcu ahlakı olan  Koca Yusuf’un adı yeniden canlandı. Hayırlı olsun!
Nurten Remzi

25 Mayıs 2012 Cuma

NEVROKOPLU MEHMET BEHÇET PERİM'İN İKİ ESERİ DAHA KİTAPLIĞIMIZA EKLENDİ


NEVROKOPLU MEHMET BEHÇET PERİM'İN İKİ ESERİ DAHA KİTAPLIĞIMIZA EKLENDİ

Hayattan İlhamlar, Eskişehir 1951, 60 Sayfa
İçindekiler:
Tolerans
Hafiye
Yeşil Kurbağa
Müzik dersi
Kral ve neferleri
Milli müellif nasıl olur?
Yunus'un diyarında
Efendi köylü
Moskoflar hazırlanıyor
Kore zaferi
Arif'i anarken
Göçmenler gelirken
Hataylı

Görüşler ve Duyuşlar, Edirne 1935, 160 Sayfa
İçindekiler:

İki söz ve bir deneştirme
Ne yapacaksın bozayı?
Dam insanları..
İçki ve kumar
Hakiki bir Türk
Hepimiz böyle olmalıyız
Soy adı alırken
Okuyan Türk köylüsü
Asker kokusu
Amirle memur
Bir ders daha
Gönül birliği
Esnaf terbiyesi
Çiftçi
Yurdumun değerli kızlarına
Yurdumun sayın aydınlarına
Türkler ve Avrupalılar
Kitap ve gazete
İhtikar savaşı
Erbap adam
Nüfus meselesi
Bir adam 25 liraya
Bayram hediyesi
...
...

Not: Kitapların PDF versiyonunu elde etmek isteyenler bulgaristanalperenleri@gmail.com mail adresinden bizimle irtibata geçebilirler. BTG

27 Nisan 2012 Cuma

Bulgaristan'dan Bir Güzel Haber "Ahmed Davudoğlu Vakfı"

Bulgaristan'dan Bir Güzel Haber "Ahmed Davudoğlu Vakfı"

Vedat S. Ahmed
Bulgaristan Müslümanları arasından bir grup idealist genç 2001 yılının son aylarında “Ahmed Davudoğlu Dostluk ve Kardeşlik Vakfı"nı kurdular. Son dönemin başta gelen İslâm alimlerinden – Bulgaristan’da ve Türkiye’de hayırlı hizmetlerde bulunmuş olan - merhum Ahmed Davudoğlu’nun (1913-1983) adına kurulan vakıf ilk defa 20. 06. 2002 tarihinde başkent Sofya’da tanıtıldı.
Büyük bir katılımla gerçekleşen tanıtma toplantısına iştirak eden davetliler arasında Bulgaristan Müslümanları Başmüftüsü Selim Mehmed, Yüksek İslâm Şurası Başkanı Mustafa Hacı, Türkiye Diyanet Vakfı Bulgaristan temsilcisi Dr. Aydın Topaloğlu, Sofya Yüksek İslâm Enstitüsü Rektör-Yardımcısı Hüseyin Çitak, Hak ve Özgürlükler Hareketi milletvekili ve parlamentodaki İnsan Hakları ve Dinler Komisyonu Başkan-Yardımcısı Ahmed Hüseyin ve yerli münevverler de bulunuyordu.
Toplantının açılışından sonra sözü alan vakıf başkanı Basri Zilâbid vakıfların ehemmiyeti, yeni kurulan vakfın amaçları, gelir kaynakları ve sekiz ay zarfında yapılmış olan hizmetler hakkında genişçe bilgi verdi ve birkaç ay sonra Müslüman kadro yetiştirmek için Filibe’nin Ustina köyünde faaliyete geçecek olan eğitim merkezinin müjdesini verdi.
Vakfın iyi hizmet verebilmesi için Başmüftü Selim Mehmed Efendi, Başmüftülük olarak ellerinden gelen yardımı esirgemeyeceklerini bildirdi. Başmüftü “Bizim tasarlayıp da yapamadığımız bazı hizmetleri bu yeni kurulan vakfımızın gerçekleştireceğine inanıyorum” diyerek sevinç ve memnuniyetini belirtti.
Daha sonra söz alan Dr. Aydın Topaloğlu ve Hüseyin Çitak gerek Türkiye Diyanet Vakfı’nın, gerekse Yüksek İslâm Enstitüsü’nün “Ahmed Davudoğlu Vakfı” ile şimdiye kadar olduğu gibi, bundan sonra da birlikte çalışmaya hazır olduklarını ifade ederek vakfın kuruluşunu tebrik ettiler.
Hak ve Özgürlükler Hareketi parlamenter grubu adına konuşma yapan Ahmed Hüseyin, bu gibi vakıfların ecdadımızın yiyecek lokmasını hibe ederek kurdukları hayrâtı yeniden eski haline getirmede büyük katkılar sağlayacağına inandığını ve bu yeni vakfın Müslüman halktan kendilerine gelen hayır eserlerinin harap olmasına dair yüzlerce şikayetin bertaraf edilmesini temenni etti.
55 yıl önce merhum Ahmed Davudoğlu Hoca'nın öğretmenlik ve müdürlük yapmış olduğu Şumnu Medresetü’n-Nüvvâb okulunun hal-i hazırdaki müdürü Hasan Salim, alim ve fazıl bir zat olan Ahmed Davudoğlu’nun hayatını ve eserlerini çok öz bir şekilde misafirlere tanıtarak, vakfımızın böyle ender şahsiyetlerin yetişmesine vesile olması dileğiyle konuşmasını bitirdi.
“Ahmed Davudoğlu Dostluk ve Kardeşlik Vakfı” tanıtma toplantısının son konuşmacısı Ahmed Davudoğlu Hoca’yı bizzat tanıyan ve kendisiyle birlikte hayatının en acı günlerini paylaşan Yusuf Kerim Hoca idi. Seksen yaşını aşan Yusuf Kerim Hoca, bir zamanlar okuduğu okulun müdürü Ahmed Davudoğlu ile birlikte Sofya Divan-ı Harbi’nde yaşadığı hapis günlerini yaşlı gözleri ve titreyen sesi ile dinleyenlere anlattı. Kurulan vakfın her zaman kendisine o acı günleri hatırlatacak olmasına rağmen, Müslüman halkın yararına olacağı için sevinç duyduğunu ifade etti. Tanıtım Yüksek İslâm Enstitüsü öğrencilerinin hazırladığı birbirinden güzel ilahi, ezgi ve türkülerle sona erdi.
Yüce Allah’ın yeni kurulan vakfımızı hayır yarışında muvaffak kılması duasıyla...
Kaynak: Altınoluk Dergisi
2002 - Eylul, Sayı: 199, Sayfa: 019