Dua ve Bulgar Papaz
Zavallı bir konferansçı, II. Abdülhamid devrinde sâri (bulaşıcı) humma hastalığının geçmesi için yapılan iş, cami minarelerinden salâ verilip, rahman suresi okutulmak oldu" diyerek padişahı maddi tedbir almamakla itham etmenin yanında maneviyatın tesirini inkâra kalkmış, dinleyicileri de yaratana dua ve ilticadan men eylemeye çalışmış.
Oysa bu gafil adam bilmiyor ki dua, inmiş ve inecek şeylere menfaat verir.
Nitekim Osmanlılar, bütün maddi tedbirleri almanın yanında daima maneviyata büyük ehemmiyet vermiş, Allah'a sığınıp, Ona yalvarıp, Ona dua ve iltica ile zaferden zafere koşmuşlardır.
Bu vesile ile bahis mevzuu konferansçı ve onun gibilerine cevap ve ibret olsun diye Bulgar Popof’un kabulüne şahit olduğu bir dua ile intibaha gelişini naklediyoruz. Şöyle ki:
1951 yılında Bulgaristan'dan Türkiye'ye hicret eden ve oradaki Nüvvab Medresesi'nin âlî kısmı mezunlarından hoca, alim ve muallim Ali Efendi anlatmıştı. Ali Efendi, bulunduğu yörede devrinin hatip, nâtuk birisi olarak temayüz etmiş, sünnet, düğün ve bütün dini merasimlere davet edilir, konuşturulur ve dinlenir bir hoca imiş. Kendisi, halen hayatta olup, Adana’nın Yavuzlar mahallesinde ikamet etmektedir. Şu satırların yazarı olan bu fakir Adana'da bulunduğum sırada Ali Efendi ile tanışmış ve kendisinden dinlemiştim.
1944’te Komünist rejim Bulgaristan'a hakim olunca bütün dinî merasim ve faaliyetleri yasaklıyor. Bir gün bir polis müdürü elinde bir yazı ile Ali Efendi'ye gelerek "din afyondur, bundan sonra hiçbir dinî faaliyette bulunmayacaksın, dinî öğretim ve konuşma yapmayacaksın, eğer yaparsan akıbetin meçhuldür, bunu da kimseye söylemeyeceksin" diyerek yazıyı okutup imzalatıp geri götürüyor. O zaman bu tebligat yalnızca din adamlarına yapılıyor, halkın bundan haberi yok.
Bir gün sonra, mevlüt, sünnet merasimine Ali Efendi'yi götürmek üzere at arabaları ile etraftan geliyorlar. Ali Efendi "işim var, mazeretim var" demişse de, "sen bize bu günlerde lazımsın, nasıl gelmezsin?" diyerek kucaklayıp at arabasına koyup götürüyorlar.
Ali Efendi, götürüldüğü bu merasimde, mevcut idareyi metheden konuşma yapıyor. Dinleyenler ise onu; "Ali Efendi! Bize dinden imandan bahset, biz idareyi biliriz" diyorlar ve kendi aralarında da "Ali Efendi'ye ne oldu, çok yavan konuşuyor" şeklinde söyleşiyorlar.
Ali Efendi, merasimden döner dönmez hapsediliyor. Kendisine, günde bir çeyrek katıksız ekmek verilerek bir hafta çeşitli küfür ve hakaretlere maruz bırakılıyor. Bu arada Komünistlerin meşhur halk mahkemesi toplanıyor. İçlerinde bir tane de Türk varmış, ne de olsa kanı çekiyor. Onlara; "bu zorla götürülmüş, idareden bahsetmiş, idareye karşı gelmeyin demiş, bu sefer bırakalım" diyor ve bırakıyorlar.
Ali Efendi, bu durumlarını Türkiye'ye gelinceye kadar kimseye anlatmamış. Allah, böyle zalimlere fırsat vermesin (Amin).
Alman harbinin sona erdiği bu yıllarda, harpten çıkmış Bulgaristan halkı büyük açlık ve sefalet içinde kıvranmaktadır. Mevsim de kurak gidiyor. Öyle ki, ekilen ekinler, mısırlar sararmış, bükülmüş. Eğer yağmur yağmazsa Bulgaristan ambarlarına hiçbir şey girmeyecek Bulgarların arasında bulunan milyonlarca Müslüman Türk de açlıktan perişan olacak, kurunun yanında yaş da yanacak. Dinî faaliyetler yasaklandığı için yağmur duasına da çıkılamıyor.
Bu durum muvacehesinde iyice sıkışan, açlık ve ölümle karşı karşıya gelen Müslüman halk, komünist idareyi zorluyor; "Açlıktan biz de öleceğiz, bırakın yağmur duası yapalım, bizim size ne zararımız var, sahrada toplanıp yağmur vermesi için Allahu Teala 'ya dua edeceğiz. Bırakın duamızı yapalım" diye idareyi zorluyorlar.
Umumî tazyik karşısında idare de insafa gelerek "Dua edeceklermiş, etsinler bakalım" diyerek yağmur duasına müsaade ediyor.
Güneşli bir havada yağmur duasına gidiyorlar. Muallim Ali Efendi yağmur duasına giderken; yağmurluk, şemsiye filan da alıyor.
Ali Efendi'nin küçüklükten tanıdığı ve kendisine çekirdekten komünist dediği avukat Bulgar Popof’un dükkanının yanından geçerken Bulgar Popof, Ali Efendi'ye "Bu güneşli havada yağmur mu yağar" diyerek hafife alıcı, alaylı sözler söylüyor. Ali Efendi de ona kulak asmayarak yoluna devam ediyor.
Bilahare seyretmek için yağmur duası yapılan yerin yakınına Bulgar Popof da gelmiş.
On binlerce Müslüman sahrada toplanıyorlar. Önce hoca efendiler halka bir tevbe ve istiğfar getirtiyor. Sonra da dua ediyorlar. Meydan kalabalık olduğundan Ali Efendi, "Amin" denecek yerlerde eline aldığı bir değneği kaldırıp, indirerek “Amin” demeleri için işaret ediyormuş. Halkın yalvarışları, gözyaşları, amin sadâları afâkı çınlatıyor…
Derken bir bulut, bir yağmur yağıyor ki bütün Bulgaristan arazisini kana kana suluyor. Bulgar Popof’un dükkanını da sel basıyor. Sararan ekinler ve mısırlar yeşeriyor, Cenab-ı Hakkın büyük bir lütfuyla halkın yüzü gülüyor, hapsi seviniyorlar.
Ali Efendi bir hafta sonra Popof’un dükkanının yanından geçerken, Popof ısrarla onu dükkanına çağırarak Rumeli şivesiyle ona diyor ki;
" - Abe, ben inanmıyordum ama Allah var ve siz Hak yoldasınız, ben Allah'a inandım," Ve bu sırada, "Allah var, Allah var" diye elini başına vurarak dükkanının içinde dört dönüyormuş.
Bu arada dükkanın yanından geçmekte olan papazları göstererek "Bunlarda iş yok, bunlar içki içer, domuz eti yer, kadınlarını boyar, bunlar değil siz hak yoldasınız."
- Abe o telgraf direği gibi şeyi yukarıdan aşağı nasıl kaldırıp indiriyordun? (Cenab-ı Hak onun gözüne değneği telgraf direği gibi büyük göstermiş)
-Bizde îman kuvveti var.
-Doğru.
- Abe sen o uzun adamı gördün mü? Elli metre uzunluğunda yeşil sarıklı, ayağının arasında insanlar geçer.
-Gördüm.
-Ne o?
-Melek, biz dua ettiğimiz zaman gelir.
- Evet doğru, siz hak yoldasınız. Ve ben inandım. Allah vardır ve birdir, diyor.
Ne büyük ibret alınacak bir hadise değil mi?
*Hasan Arıkan'dan alınmıştır.
Tarih ve Düşünce Dergisi, 2003